İran’da 1979’da gerçekleşen İslam Devrimi, 1917 Bolşevik Devriminden bu yana halk ayaklanmasına dayanan tek devrimdir. Dolayısıyla yalnızca “rengi” değil, iktidarı alış biçimi bakımından da yakın zamandaki devrimlerden farklıdır. Şah’ın yıkılışının üzerinden 40 yıl geçmesine rağmen halkın hâlâ sık aralıklarla ve çeşitli gerekçelerle sokağa dökülmesi, İslam Devrimini üreten toplumsal özelliklerin bugün de varolduğunun işareti gibidir. Bu yüzden kitle gösterilerini ne İran devleti, ne ucuz petrol peşindeki ülkemiz yöneticileri, ne de kimi siyasi çevreler gibi “emperyalizm düğmeye bastı böyle oldu” diye tanımlayamayız. Olaylar İran toplumuna özgü çelişkilerin eseridir. Nedenleri ortadan kaldırılmadıkça da tekrarlanacaktır. İktidar baskısı, bu hareketliliği yalnızca geciktirebilir. ABD ve İsrail’in demeçler vererek eylemlere sahip çıkar görünmesinin ise hiçbir anlamı yoktur.
İran’da devrim
sonrası oluşan düzen bir ön hazırlığın ve programın ürünü değildir, dinsel düşünüşle
hayatın gerçekleri arasında bitmeyen denge arayışlarının sonucudur. Rejim her
ne kadar sosyalizm ve kapitalizmin çelişkilerinden arınmış, insanlığı mutluluğa
götürecek yeni bir yol bulduğunu söylese de; ideolojisi, örgütlenişi, politikası
ve iktidarın yol göstericisi mollaların toplumsal konumları bakımından
çelişkilerle doludur. Şah halkın kendiliğinden ayaklanmasıyla devrilip
giderken, mollalar iktidar olabilmek için devrim içinde bir karşıdevrim yapmış
ve bu amaçla eski rejimin kalıntılarıyla birleşerek, Şah’ın ezdiklerini
ezmiştir. Oysa Ekim Devrimi sürecinde yalnızca Çarlık rejiminin artıklarıyla
hesaplaşılmıştı.
İslam
Cumhuriyeti bir yandan dünyada ABD’ye karşı mücadele verenlerle yan yana
gelirken, diğer yandan ezen bir devlet
olarak halkına zulüm ediyor. Şehir meydanlarında vinçlere asılarak idam
edilenler arasında adlî suçluların yanı sıra, çoğu Kürt kökenli siyasîler de
yer alıyor. Müslümanlık tarihi boyunca genellikle mazlumların inancı olan
Şiilik, İran’da resmî ideolojiye dönüştüğünden beri Sünnileşiyor. Her ne kadar
İmam Humeyni 6 Ocak 1988’de başbakan olan Ali Hamaney’e yazdığı ünlü mektupta “İslamî
hükümetin Şer’i olanı tek yanlı olarak kaldırabileceğini” (yani siyasetin
şeriata üstün olduğunu) belirtmiş olsa da, mollalar dinî söylemlerden sıyrılıp
siyasetin gerekliliklerine ayak uydurmakta zorlanıyorlar. Kimi laik çevrelerin
ileri sürdüğü gibi bu “dinsel bağnazlıktan” kaynaklanmıyor, yapısal bir durum.
İran yönetiminin bu çerçevede din ve siyaset, ezen ve ezilen, haklı ve haksız
arasında gidip geldiğini söyleyebiliriz. Zaten son olaylar sırasında Rehber Ali
Hamaney eylemcileri “ABD ve İsrail ajanı” diye tanımlarken Cumhurbaşkanı
Ruhani’nin “halkın protesto hakkı var” demesi de bunun bir göstergesi.
İran’da bir
müçtehit de (Kuran’ı yorumlayan uzman) inşaat işçisi de duayla karın
doymadığını bilir. Ama içte düzeni sağlayan besiç güçlerini ve dışta savaşları
yürüten devrim muhafızlarını katıksız inanç olmadan bir araya getirmek
olanaksızdır. İktidar kendini sağlama almak amacıyla bir yandan inanç üretir,
diğer yandan ekonomiyi sistemin dayanağı olan bu güçleri besleyecek biçimde
düzenler. Böylece işsiz ve yoksul kitleler çeşitli ayrıcalıklara sahip gözde
devlet kadroları arasına katılabilmek için, kıyasıya bir inanç yarışına girerler.
Halkın şeriata uygun davranıp davranmadığını denetleyenler, gönüllü olarak köşe
başlarına yerleşir. Muhalefet sokaktan çekilir. Savaşa gidenlerle birlikte
şehit yakınlarının sayısı da artar. Rejim, varlığını borçlu olduğu bu
kesimlerin günlük gereksinimlerini karşılamak amacıyla vakıflar kurmuştur.
İnşaat, petrol, ithalat vb. şirketler buralara bağlıdır. ABD ambargosu
sürecinde devlet resmen kayıt dışı ticaret yaptığı için, zaten denetim dışı
olan bu şirketler karaborsa ve yolsuzluğun merkezi olmuştur. (Bu dönemde
yalnızca Türkiye üzerinden 80 milyar Euro değerinde petrol satıldığı ve bunun
için yüzde 5 komisyon/rüşvet ödendiği ileri sürülüyor.) Vergilerle birlikte
işsizlik alır başını giderken, seçilmiş hükümetler sınırlı yetkilerle çaresiz
kalır. Bu yüzden, halk en küçük hak arayışında rejimle karşı karşıya gelir. Devletin,
Şah dönemini aratmayacak kadar hantal ve baskıcı oluşu yüzünden…
Devletin başında
rehber (dinî lider) bulunur. Seçilmiş cumhurbaşkanı onun onayıyla göreve başlar.
Devrim muhafızları, vakıflar, ordu rehbere bağlıdır. İmam Humeyni zamanında bu
kişi “taklit mercii” olarak da adlandırılıyordu. Ulemalığın en ileri düzeyine
ulaştığı kabul edilen bu kişinin, 12 İmam ve peygamberleri temsil yeteneği
taşıdığına inanılır. Elbette bunun için uzun bir eğitimden geçmek gerekir. Rehber
aynı zamanda Ayetullah olmak zorundadır ve makama geldiğinde “Büyük Ayetullah”
sıfatını alır. 1989’da Humeyni’nin ölümünün ardından şeriat gereği bu göreve
Ayetullah Muntezari getirilecekti. Ama rejimi eleştirdiği için, yerine rejimle
uyumlu olan Hamaney seçildi. Ayetullah dahi olmadığı halde, ulemanın kararıyla
bir gecede kendisine bu sıfat verildi. “Taklit mercii” sıfatını aynı yoldan
kazanması mümkün olmadığından, rehberin bu özelliği de taşımasıyla ilgili
anayasa hükmü iptal edildi.
İslamî kurallara
göre yönetilen tüm ülkeler gibi İran’da da yasayı Allah’ın yaptığı kabul edilir
ve yasama görevi yerine getiren meclisin çalışmaları dinî açıdan denetlenir.
İran’da bunu 12 kişilik “nigâhban şûrası” (koruyucular kurulu) yapar. 6
yıllığına seçilen kurulun yarısını rehber, yarısını meclis ve yargıçlar
belirler. Yine yarısı hukukçulardan, kalanı müçtehitlerden oluşur. Yasaların
şeriata uygunluğunu denetler ve seçimlerde aday olanları inceleyip uygun görmediklerini
ayıklar. Hiyerarşideki yeri rehberden sonradır. Üçüncü sırada “rehberler meclisi” yer alır. 8
yıllığına, halk tarafından seçilen 86 kişiden oluşur. Dinî lideri seçer, gözler
ve gerekirse görevden alır. Yılda iki kez toplanır. Dördüncü sırada 34 kişiden
oluşan ve rehbere danışmanlık eden, “düzenin maslahatını teşhis konseyi”
bulunur. Dinî lider ve halk tarafından seçilir. Görevi, meclis ve koruyucular
kurulu arasında köprü kurmaktır. Çünkü bazen kimi konularda meclis yasa
çıkartır ama şeriata ters diye geri çevrilir. Böyle durumlarda tıkanıklık
yaşanmasın diye konsey devreye girer. Bunların dışında 290 kişilik ve 4
yıllığına seçilen meclis, yine 4 yıllığına seçilen cumhurbaşkanı ve yerel
yönetimler bulunur. Cumhurbaşkanı aynı zamanda hükümetin başıdır ve meclise
karşı sorumludur.
İran’da siyasi parti
yok. Düzenin muhalifleri gizli çalışmak zorundalar. Düzen içi muhalefet edenler
ise, bu karmaşık devlet yapısı içinde köşe kapmaca oynuyor. Örneğin Ahmedinejad
gibi “muhafazakâr” denilebilecek kesimler devrim muhafızlarına yaslanıyor. Eski
cumhurbaşkanı Hatemî ya da bugünkü Ruhanî gibi “ılımlı” sayılanlar ise liberal
anlayış çerçevesinde halka seslenmeyi ve oradan gelecek baskıyla mollaları
belli kararlara zorlamayı tercih ediyorlar. Devletin bekası açısından bu daha
uygun görünüyor. Çünkü mollalar devrim muhafızlarının ve muhafazakâr çevrelerin
baskısı yüzünden, bazen yapmak isteseler bile “ılımlı” davranamıyorlar.
Dolayısıyla geniş katılımlı sokak gösterileri ve seçim sonuçları, siyasi
iradenin karar oluşturmasında etkili oluyor.
Son isyan,
hükümetin ekonomiyi liberalleştirme girişimlerine muhafazakârların tepki
göstermesiyle başladı. Hükümet yüksek faiz vaadiyle para toplayan ve batan
kurumları kapatmış, yurttaşların buralardaki kaybını ödememiş, meclise zam ve
vergi artışları içeren bir bütçe sunmuştu. Ahmedinejad taraftarları, rakipleri
Ruhanî’yi sıkıştırmak için sokağa çıktı. Büyük kentlerde Ruhanî yandaşları,
küçük kentlerde muhafazakâr kitleler çoğunlukta olduğundan, isyan küçük yerlerde
yaygınlaştı. Ve başka sorunlarla birleşerek, öngörülemeyen boyutlara ulaştı.
Kürdistan ve Arapların bulunduğu Kuzistan eyaletlerinde sert olaylar yaşandı. Çeşitli
kaynaklardan 4 bine yakın tutuklama ve 30 dolayında ölüm olduğu haberleri
geliyor. Düdüklü tencereden farksız olan İran’ın kapağı, şimdilik kapatılmış
görünüyor…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.