Haklı ve haksız
olmak üzere savaşlar ikiye ayrılır. Ayırtedilmeleri çok kolaydır. Haklı
savaşlar yaşamak için ve inanç, ırk, milliyet farklılığı gibi nedenlerle ezilip
köleleştirilmeye karşı, genellikle kuşaklar boyu yurt edinilmiş topraklarda
verilir. Açık ve anlaşılır gerekçelerle yürütülür. Amaca ulaşıldığında da intikam
ya da “düşmanı inine kadar kovalamak” misali ek icatlarla sürdürülmez. Haksız
savaşlar ise başkasına boyun eğdirerek malını mülkünü elinden almak, toprağını
ve emeğini sömürmek için yapılır. Herhangi bir yaşamsal gerekçesi olmadığı için
zorunlu değildirler. Genellikle beklenmedik bir saldırıyla başlarlar. Yürütücüleri
laf kalabalığı içinde çoğu birbiriyle çelişen fikirler ortaya atarak,
davranışlarını meşru göstermeye çalışırlar. Ya yedi göbek ötede kalmış bir
haksızlığa işaret etme misali ya da “özgürlük, adalet, halkı zalimlerden
kurtarmak” gibi yapay gerekçeler ileri sürerler. Elbette bunlar asıl amacı
gizlemek içindir. Dolayısıyla savaşlarda mevzilerin yanı sıra zihinleri ele
geçirmek için de mücadele edilir. Haklı haklılığını anlatmak, haksız ise
kendini haklı göstermek için uğraşır. Propaganda bir savaş silahıdır. Eğer
haksız bir savaşın tarafı ya da kurbanı olmak istemiyorsak, gerçekleri görmek için
çaba sarfetmeliyiz.
“Savaş için tek
taraf yeter, barış için iki taraf gereklidir” diyor Filozof Spinoza. Bu sözü
17. Yüzyılda Hollanda-Fransa savaşlarında, Hollanda Kralı adına barış
görüşmeleri yürütürken, bıkkınlıkla söylüyor. Taraflar bir yandan barış
görüşmeleri yaparken diğer yandan saldırıya geçmek için sürekli hazırlanıp
fırsat kolluyorlar. Bir türlü barışın gerçekleşmemesi üzerine Spinoza “barış,
basitçe savaşın olmaması değildir” sonucuna varıyor. Çünkü birbiriyle karşı
karşıya gelen “savaş” ve “barış” olguları değil, farklı topluluklardır. Dolayısıyla barış da onlar
arasında olacaktır. Eğer taraflar eşit ölçüde barışa rıza göstermiyorsa,
birinin savaşa hazırlanması bile diğerini de ateşler ve sonunda savaş başlar.
Toplumun büyük
çoğunluğu ancak açık işgal gibi durumlarda haklı bir savaştan yana olur ve
direnerek bu bilincini korur. Buna karşılık Türkiye’nin 1952’de katıldığı ve
karşılığında NATO’ya kabul edildiği Kore Savaşı gibi durumlarda başlangıçta
gerçekler bilinmediği için toplum büyük bir destek verse de, olayların zamanla
tersine dönmesi kaçınılmazdır. Savaşta her ne kadar silahlar, teknolojiler,
savaşçılar vb karşı karşıya geliyorsa da gerçekte birbirine üstünlük kurmaya
çalışan sayılar değil, farklı
toplumlardır. Ve zaten bu üstünlük büyük ölçüde savaş öncesinde kurulmuştur.
Hangi taraf haklılığına daha büyük bir inançla bağlıysa ve hangi topluluk
savaşçılarına bütün varlığıyla destek veriyorsa, savaşı er geç o kazanır.
Silahlarla savaş değil, yalnızca muharebe kazanılabilir. Bu yolla haksız
taraf haklıyı yok etse bile, bu bir adaletsizlik örneği olarak kazananın peşini
bırakmaz. Tıpkı ABD kurulurken Kızılderililerin yok edilmesinde olduğu gibi.
Bugün ABD emperyalizminin yeryüzünde adım attığı ve Kızılderili katliamının
hatırlanmadığı hiçbir yer yoktur.
***
Zeytindalı ve
güvercin, birçok kültürde hayatın yeniden başlamasının ve dolayısıyla barışın
sembolüdür. Bilindiği üzere tufanın ardından dünya günler boyu sular altında
kalır. Nuh Peygamber ayak basacak bir kara parçası bulması için beyaz bir
güvercin salar. Bir süre sonra güvercin
gagasında zeytin dalıyla geri gelir. O yöne giderek karaya ayak basarlar.
Suriye içsavaş
öncesi dünyanın önemli zeytin ülkelerinden biriydi ve zeytinyağı üretiminde
Türkiye’nin üstünde yeralıyordu. 2011 kış aylarına doğru Suriye’den Hatay’a
tankerlerle zeytinyağı getirilerek yok pahasına satıldığı anlatılıyordu. Bunu,
Suriye’nin sanayi merkezi Halep’ten sökülen fabrikalar izledi. Ve kaçak
petrolün borularla sınırdan geçirilerek satıldığı bütün dünya medyasında
yeraldı. Rusya 2015 yılının son
günlerinde Suriye-Türkiye sınırında binlerce tankeri bombalayarak kaçak petrol
ticaretine son verdi. O günlerde Putin,
elinde Türkiye’nin IŞİD’le petrol ticareti yaptığına ilişkin belgeler olduğunu
ve bunları BM Güvenlik Konseyine getireceğini söylüyordu. ABD ise, Türkiye’yi
birlikte IŞİD’e karşı Suriye topraklarında operasyon yapmak için ikna etmeye
çalışıyordu. O köprülerin altından çok sular aktı ve artık Türkiye aynı
Rusya’nın izniyle Afrin’de YPG’yi yoketmek için operasyon yapıyor. Amaç,
Türkiye’nin Ocak Ayı sonunda Soçi’de yapılacak barış görüşmelerine elini
güçlendirerek katılması. Soçi, 1864 Çerkes katlimanın yaşandığı yer… Bu noktaya
nasıl gelindiğine, mümkün olduğunca farklı kaynaklara dayanarak bakalım:
Ankara’da farklı
yönetim kademelerinden Afrin’e bir askerî müdahale yapılacağı aylardır
söyleniyordu. Davul zurnayla operasyon hazırlığı yapılmasının iki amacı
olabilirdi: Birincisi sivil halkın uzaklaşması. İkincisi, YPG’yi Esat
yönetimiyle anlaşmaya zorlamak. İkisi de gerçekleşmedi. Afrin, 30x40 km.
boyutlarında ve hemen Hatay’ın doğusundaki bir dikdörtgen alan. İlçe merkezinde
200-300 bin dolayında insan yaşadığı tahmin ediliyor. İlçe sınırları içindeyse
1 milyondan fazla nüfus barındığı sanılıyor. Afrin, içsavaş boyunca
çatışmaların nispeten az yaşandığı ve ülkenin dörtbir yanından kaçıp gelenlerin
sığındığı bir yer. Savaş yüzünden yaşanan yokluklara rağmen, Afrin’in tarımsal
zenginliklerinin nüfusunu beslemeye yettiği söyleniyor. Ayrıca okulları, hastaneleriyle
birlikte olağan günlük yaşamını sürdürebiliyor. Burada yaklaşık 10 bin silahlı
militanın bulunduğu sanılıyor. Rusya, olası Türkiye müdahalesine karşı buranın
yönetim ve güvenliğinin Şam’a devredilmesini öneriyor ama YPG kabul etmiyor. Bu
sırada Esat güçleri, Afrin’in güneyindeki İdlip’de önemli mevziler ele
geçiriyor. İdlip’de 40 bin dolayında silahlı cihatçı olduğu tahmin ediliyor. Türkiye, Suriye’nin İdlip’de
ilerlemesini “ateşkes anlaşmasına” aykırı olarak nitelendiriyor ve derhal
durdurulmasını istiyor. Tabi bunu kimse dinlemiyor. Bu koşullarda Afrin
operasyonu başlıyor. Bunun bir gün öncesinde, Türkiye ve Rusya arasında, “Türk
Akımı” doğal gaz boru antlaşması imzalanıyor. Böylece Türkiye enerji bakımından
Rusya’ya bağımlı hale gelirken, Rusya da Ukrayna’ya bağımlılıktan kurtularak
Avrupa’ya doğal gaz satabileceği yeni bir boru hattına kavuşuyor. Bu durumda
Afrin’de YPG mevzilerinin bir süre bombalanmasının ne önemi olabilir ki? Bu
arada Almanya, yeni hükümet kurulana dek Türkiye’deki Leopard tanklarıyla
ilgili yenileme görüşmelerinin askıya alındığını duyuruyor. Rus medyasında, NATO’nun Türkiye’ye silah
ambargosu uygulaması durumunda Türkiye’nin Çin ve Rusya gibi yeni silah
kaynaklarına yöneleceği haberleri çıkıyor. Ama ABD Afrin’in operasyon alanları
dışında kaldığını söyleyerek, kapıları Türkiye’ye kapatmıyor. Buna karşılık
Türkiye “Menbiç’e de gireceğiz” diyor. ABD “girmeyin” diyor. Bu arada Rusya,
ABD-YPG yakınlığının Türkiye’yi kızdırdığını tekrarlayıp duruyor. Esat
yönetimi, Afrin’e Halep üzerinden yardım sağlanmasına izin veriyor. Son olarak
“yerli ve milli” medyamızda çıkan haberlere bakılırsa, ABD yetkilileri bir kez
daha YPG’ye verilen silahların geri alınacağına ilişkin sözler veriyorlar.
Emekli askerler dahil herkes “Afrin operasyonu uzun sürer” diyor.
Savaşın
öncephesinde ÖSO yer alıyor. Özgürlük sözünü sahiplenen, karşıtından daha yüce,
ahlaklı, adil bir konuma yerleşmiş sayılır. ÖSO’nun komutanı kim, kaç askeri
var, karargahı nerede,tüzüğü var mı, kimse bilmiyor. Türkiye silah envanterindeki
bütün tanklar Alman ve ABD yapımı. Yalnızca İtalyan patentiyle üretilen ATAK
helikopterlerinin motoru Türkiye’de yapılabiliyor. Milli Savunma Bakanı
Nurettin Canikli, kullanılan mühimmatın tamamının yerli ve milli olarak
üretilebildiğini belirtiyor. Yönetenlerimiz, Afrin’den başlayan operasyonun
terörün kökü kazınana kadar süreceğini ve Irak sınırına kadar uzanacağını
söylüyor. ABD, “şuralarda ben varım, dikkatli olun ve üstüme gelmeyin” diyor…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.