Bu bir parti ya da aday seçimi değil, rejim seçimi. Tarafları birbirinden ekonomi, dış politika, eğitim vb. konuların ötesinde, rejim tercihleri ayırıyor. Bir yanda başlangıcında “Türk tipi başkanlık” diye adlandırılan ve merkezin belirleyici olduğu bir rejimi savunanlar, diğer yanda bu rejimi bağrından çıkarmış ve daha gevşek bir merkeze dayalı olmak dışında özelliği olmayan bir “parlamenter sisteme” dönmeyi isteyenler yer alıyor. İktidar partisi, doğal olarak başında bulunduğu rejimi savunuyor. Muhalefet ise, ortadan kalkmış bir rejimi tekrar nasıl kuracağını ve yürürlüktekinden farkının neler olacağını anlatmakta zorlanıyor. Hazırlıksız yakalandığı asıl konu, bununla ilgili politikalarının olmayışı. Seçimler 24 Haziran yerine 10 yıl sonra da olsa, buna hazırlanabilecek gibi görünmüyor. Bu egemenler arasında geçen bir çekişme. Zaten tartışanlar arasında ülkeyi çeşitli dönemlerde yönetme sorumluluğu üstlenmeyen yok. Ezilenlerin ise, bu güç çekişmesindeki yerleri yok denecek kadar az.
“Rejim” Fransızca bir sözcük, Türkçesi
“yönetim biçimi” demek. Toplumsal yapı ve devlet biçimiyle karıştırmamak
gerekiyor. Bilindiği üzere tarihsel bir miras üzerinde ve bunun bir parçası olan
bir coğrafyada yaşıyoruz. İçinde bulunduğumuz ve Osmanlı’dan kalma kapitalist toplumsal
yapının üst katlarında mülk, bilgi ve iktidar sahipleri; çoğunluğu oluşturan alt
katlarında ise ancak çalışarak elde ettikleri gelirlerle yaşayabilen, az
eğitimliler ve yoksullar yer alıyor. Devlet, kurulu düzeni koruyup sürdürmeye
yarıyor. Cumhuriyet, çok katmanlı ve çok değişkenli böyle bir toplum düzenine
en uygun devlet biçimini oluşturuyor.
Bugün içinde bulunduğumuz toplum
düzenine Osmanlı monarşisi altındayken geçilmeye başlanmıştı. Bu süreçte imparatorluk
topraklarının Allah adına padişah mülkü olması ve yeni topraklar fethederek, kelle
başına ya da ürün üzerinden vergi toplayarak devleti ayakta tutmak, giderek
olanaksızlaştı. Sarayın Kırım Savaşı sırasında almaya başladığı dış borçlar sürekli
artarak, karşılığında sömürgecilere siyasî, ticarî ve kültürel ayrıcalıklar
tanındı. Bugün hâlâ Osmanlı monarşisini öven kimi cahillere hatırlatmak
gerekiyor; o dönemde padişah kararıyla borç karşılığı ülkenin doğal ve tarihsel
zenginlikleri yağmalatıldı, toplum yoksullaştı, emperyalistlerin etnik ve
dinsel topluluklar arasında diledikleri gibi at koşturmasına göz yumuldu. Çok
övülen Abdülhamit, yönetemediği toplumu bir muhbir ağı kurarak izlemekle
yetindi. İmparatorluk baskısının ve kapitalistleşmenin olağan sonucu, Balkan ve
Arap halklarının bağımsız devletler kurması oldu. 1908 II. Meşrutiyetle
padişahlık resmen sona erdi ve yerini Meclis-i Mebusan aldı. Ancak cumhuriyetin
ortaya çıkması için 15 yıl daha beklemek gerekti. Türkiye Cumhuriyeti bir dünya
savaşı sonunda, imparatorluğun enkazı altında, yoksul ve çaresiz düşmüş bir
toplumun kanı ve canı pahasına kuruldu. Doğal olarak yeni toplum düzenine
geçişe yoksul halkın yön vermesi gerekirdi. Ancak böyle olmadı. Asker ve sivil
aydınlar, büyük toprak sahipleri, tüccarlar, ulema ve dolaylı yollardan
emperyalistler süreci yönettiler. Dolayısıyla devlet biçimi değişse de, toplum
düzeni yerinde kaldı. Yarı monarşik hale
gelen Osmanlının yerini cumhuriyet aldı. Ve cumhuriyet tarihi boyunca birçok
rejim değişikliği yaşandı. Bugünkü de bunlardan biridir.
Bilindiği üzere
devlet birçok kurumun bir araya gelmesiyle oluşuyor. Bunların başlıcaları
yasama, yürütme ve yargı. Öte yandan devlet yalnızca resmî kurumlar değil; hukuk,
siyaset ve parasal yardımlarla korunup desteklenen medya, meslek kuruluşları,
inanç toplulukları, dernek, siyasi parti gibi sivil yapıları da kapsıyor. Rejim
değişikliği, tüm bu kurumların önem sırası ve görev alanlarında yapılan
değişikliklerle gerçekleşiyor. Örneğin güvenlikle ilgili kurumlar bir devletin
her zaman belkemiğini oluştursa da, darbe dönemlerinde günlük yaşamın her
alanında görülecek biçimde, önem bakımından ilk sıraya yükseliyorlar. Bu arada
bir meclis varsa bile, görevi “danışma” ile sınırlanıyor. Bazen meclisin
yetkileri arttırılarak hükümet üzerinde etkili hale getiriliyor Ya da 12
Eylüldeki gibi cumhurbaşkanının yetkileri arttırılarak, başbakanı denetim
altına alması sağlanıyor. Bütün bunlara bağlı olarak medyadan eğitime, sanattan
spora kadar toplumda bir dizi değişim yaşanıyor. Eğer bir devletin yönetim
biçimi egemenler arası çekişmelerle değişirse, bu genellikle devleti daha da
güçlendirmeyi amaçlayan bir “restorasyonla” sonuçlanıyor. Ama böyle bir
değişiklik toplumun alt tabakalarından gelen baskıyla ya da onları gözeterek
yapılırsa, bu da hayatı ezilenler lehine bir parça rahatlatan bir “reform”
oluyor.
İlk rejim değişikliğinin İkinci Dünya
Savaşı sonrası çok partili düzene geçilerek yaşandığını söyleyebiliriz. Bu,
reform görünümlü bir restorasyondu. İkincisi buna karşı, 27 Mayıs 1960 darbesiyle gerçekleşen reformcu
bir girişimdi. Güçlü bir parlamenter sistemin yanı sıra örgütlenme ve söz
özgürlüğü tanıyan düzenlemeler yapıldı. Ancak etkisi uzun sürmedi ve 12 Mart
1971 darbesiyle ortadan kaldırılmaya çalışıldı. O yıllarda solun güçlü olması
nedeniyle bu tam olarak gerçekleştirilemeyince, 12 Eylül 1980 darbesi yapıldı.
Darbe, önceki rejimlere ait her şeyi değiştirerek cumhurbaşkanı ve başbakanın
eşit güçle donatıldığı, küresel kapitalizmle daha derinden ilişkilenen yeni bir
rejim kurdu.
Bu rejimin ömrü de 1990’lara
gelindiğinde tükendi. Devlette iki başlılık, siyasi kriz kaynağıydı.
Parlamentoyu baskı altına alma girişimleri, İslamcı partilerin ve Kürt
milletvekillerinin seçilmesiyle delindi. İktidar partisinin yerel yönetimleri
kaybetmesi, 12 Eylül rejiminin aşınmasını hızlandırdı. 28 Şubat örneğindeki
gibi rejimi restore etmeye dönük çabalar, devlet içinde çeteleşmeyi arttırdı. Hükümet
bunalımlarının eksik olmadığı bu süreçte, ülke IMF ve AB müdahaleleriyle
yönetildi. Gümrük birliğine girilmesinden devletin ekonomiden tümüyle
çekilmesine dek uzanan, küresel sermaye ve işbirlikçilerine yarayan ne kadar
yasal ve kurumsal değişiklik varsa, bu dönemde hazırlanıp yürürlüğe sokuldu.
Tüm bu işlerin mimarı Kemal Derviş’ti. Ancak yeni bir rejimin altyapısı
sayılabilecek bu değişime uygun üstyapı henüz yoktu. Örneğin hükümetin aldığı
birçok özelleştirme kararı mahkemeden döndüğü için uygulanamıyordu. Bu
eksiklikten kaynaklanan sorunlar, bugünün iktidar partisinin 2003’de siyaset
sahnesine çıkmasıyla çözülmeye başlandı.
Tayyip Erdoğan’ın “çıraklık” dediği ilk
döneminde önemli bir değişim yaşanmadı. Derviş’in mirası politikalar aynen
uygulandı. “Barış” sözü verilerek iktidara gelinmesine rağmen, bu yönde
herhangi bir adım atılmadı. Değişim, 2007 sonrasında başladı. 27 Nisan 2007
“e-muhtırası” sonucu bir sonraki cumhurbaşkanını halkın seçmesi kararı
alınmasıyla, şu an hükmü altında olduğumuz rejimin ilk adımı atıldı. Küresel sermaye
ve ülke egemenleri devlette iki başlılığa son vermek ve parlamentoyu denetim
altına almak için “başkanlıktan” yanaydı. İktidar partisi ise, 11 yıldır tanığı
olduğumuz bir dizi gelişme sonucu bu isteği kendi beklentilerine göre
değiştirerek, bugünkü “Türk tipi başkanlığa” geçişi sağladı.
Devletin, kurulu düzeni koruyup
sürdürmeye yaradığını belirtmiştik. Devlette küçük bir değişiklik, akıl almaz
büyüklükteki gelirlerin şu ya da bu toplum kesiminin cebine akmasına yarar. Baskıyı
arttıran küçük bir yasa değişikliği, binlerce insanın canından ve malından
olmasına yolaçar. Medyanın sesini kısarak, örgütlenmeyi önleyerek toplumu baskı
altına almak, yönetenlerin devlet gelirlerini ve baskı gücünü dilediği gibi
kullanmasını sağlar. Türkiye’de sorun rejim sorunu değildir, emeğimiz ve
alınterimizden kesilen vergilerin nerelere harcandığını göremeyişimizden ve
hesabını soramayışımızdan kaynaklı bir siyasi demokrasi sorunudur. Bu sorun da,
aday arayışlarından söylemine ve her türlü eylemine kadar iktidarın izdüşümü
gibi davranan bir muhalefetle çözülemez…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.