Geçen hafta dünya ve ülke gündeminin ilk sıralarında barış görüşmeleri ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ziyareti nedeniyle Kore vardı. Önce Kore Yarımadasını kana bulayan Amerikalılar gibi “kuzey-güney” demeyerek, ülke adlarını doğru söyleyelim: Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti (KDHC) ve Kore Cumhuriyeti (KC), aynı ulusun iki ayrı devletidir. Başkanları Kim Yong Un ve Moon Jae İn, geçen hafta buluşarak barış ve birleşme konusunda önemli adımlar attılar. Bunun hemen ardından, Cumhurbaşkanı Erdoğan köprü, kanal gibi projelerine kaynak bulmak amacıyla Seul’e gitti. Türkiye’yi Orta Asya ve Avrupa’ya çıkış kapısı ve bir üretim üssü gibi gören KC, herhalde Erdoğan’ı eli boş göndermemiştir. Cumhurbaşkanı Erdoğan ziyareti sırasında Koreli devlet başkanlarının buluşmasını da yorumlayarak, “dünyadaki korkuları ve endişeleri ortadan kaldıran bir görüşme” dedi ve barışı sağlama kararlılığının sürmesini diledi. Elbette barış istemenin kötü bir yanı yoktu. Ancak bu sözler, Kore’nin bölündüğü bir savaşın tarafı olmuş bir ülkenin cumhurbaşkanı tarafından söyleniyordu. Oysa zamanında Türkiye’nin Kore’ye asker göndermesine karşı çıkarak barışı savunmak suç sayılmıştı. Gün gelmiş, devran dönmüş, olaylar savaş yanlılarını değil, barış yanlılarını haklı çıkarmıştı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın barışı olumlayan sözleri, böyle bir haklılığın onayı gibiydi. Doğal olarak medya bu konuyla ilgilenmedi. Haklıya hakkının teslim edilmesi adına, hatırlatmak bize düştü.
Kore doğudan
Japonya, batıdan Çin ve Rusya ile komşu bir yarımada. Burada tarih boyu bir
tane ülke olmasına rağmen, 1953’den beri iki Kore ülkesi var. Yarımada,
ortasından geçen 38. Paralelle bölünmüş durumda. Nüfusu 25 milyon dolayındaki kuzeyin 2/3’ü
dağlık ve zengin maden yatakları var. 2/3’ü tarıma elverişli ovalarla kaplı
olan güneyde ise 52 milyon kişi yaşıyor. Koreliler, ırk ve etnisite farklılığı
olmayan tek bir ulustan oluşuyor. Büyük devletlere komşu olmaları, sık sık
bunlar arasındaki savaşlarda işgale uğramalarına yol açmış. Kendinden kat be
kat büyük güçler arasında ayakta kalabilmek için hem başaralı diplomasi
sürdürmüşler, hem de cesur savaşçılar olmuşlar.
Kore’de bugün
yaşananları anlamaya yardımı olacak iki özellik bulunuyor: Birincisi, Koreliler
her koşulda ulus kimliğini korumayı sağlayan tutarlı bir milliyetçilik
anlayışına sahipler. Bu, bizimkiler gibi komünizm düşmanlığı üzerinden NATO
milliyetçiliği yapanların kavrayabileceği bir şey değil. Çünkü Koreliler
içlerinde düşmanlar icat ederek ulusal bütünlüğe zarar vermeye kalkışmadıkları
gibi, milliyetçilik adına büyük güçlerle işbirliği yaparak topluma hükmetmeye
de sıcak bakmamışlar. Her toplumdaki gibi onların arasından da “çürük elmalar”
çıkmış. Ama bu, ulusal birliği korumalarını engelleyememiş. Diğer ulusal
özellikleri ise, her koşulda kendi kendilerini yönetme yeteneği
gösterebilmeleri ve devlet geleneklerini yaşatmaları. Bu da yine toplumsal
kimliklerini korumalarını sağlamış. Bir toplumun din, milliyetçilik,
devletçilik, sosyalizm vs. herhangi bir fikir temelinde birlik olabilmesi,
zorluklardan çıkma kararlılığını göstermesinin en önemli dayanağıdır.
Kore, 1895’de
Çin-Japon savaşı sırasında Japonya tarafından işgal edilerek sömürgeleştirildi
ve bu durum, 1945’de Japonya’nın İkinci Paylaşım Savaşında yenilerek geri
çekilmesine kadar sürdü. Japonya bu dönemde kuzeyin zengin maden yataklarını
işleterek, buralarda fabrikalar ve limanlar kurarak, savaş
makinesini destekleyecek bir sanayi yarattı. Yanı sıra, Japon ordusu yıllar
boyu güneyin verimli ovalarından hasat edilen tarım ürünleriyle beslendi. Bu
süreçte Koreliler, milliyetçi ve sosyalist örgütler aracılığıyla işgale ve
sömürüye karşı direnmeyi sürdürdüler. İşgalin sona erişiyle birlikte kuzeyden
başlayarak sosyalistlerin öncülüğünde yeniden toparlandılar ve ülkeyi ayağa
kaldırmak için çalışmaya başladılar. Bu yıllarda yalnızca Kore’nin değil,
dünyanın kaderi de Sovyetler Birliği, ABD ve İngiltere arasındaki görüşmelerle
belirleniyordu. Kore bu çerçevede ikiye
bölündü. 1948’de kuzeyde milliyetçiler ve sosyalistler birleşerek bağımsız bir
hükümet kurdular. Güneyde de bir halk cumhuriyeti yönetimi oluşturulmasına
rağmen, ABD kurulan düzeni dağıttı ve kendine bağlı bir yönetim oluşturdu.
Ancak bu sırada güneyde il ve ilçelerde halk komiteleri varlığını sürdürüyor ve
Koreliler ABD işbirlikçisi hükümeti değil, komiteleri tanıyorlardı. ABD, 1945 Moskova antlaşmasıyla demokratik
seçimler yoluyla ülkenin birleştirileceğine söz vermesine rağmen bundan
vazgeçti ve Kore yarımadasının sosyalizme geçişini önlemek için işbirlikçisi
hükümet aracılığıyla muhaliflere baskı yapmaya başladı. Bu dönemde güneyde on
binlerce ABD karşıtı muhalif tutuklandı ve katledildi. Yakın zamana dek, güneydeki ölümlerin faili
olarak sosyalistler gösteriliyordu. Ancak gerçeklerin ortaya çıkmasıyla durumun
tam tersi olduğu anlaşıldı. 1949’da Çin Halk Cumhuriyetinin kurulması, dünya
dengelerini Sovyetler lehine değiştirmişti. ABD dünya egemenliğini korumak ve
Çin üzerinde baskı kurmak için, Kore’ye önem veriyordu. Bu yöndeki girişimleri,
bugüne dek sürdü.
Kore savaşı
1950-53 arası yaşandı. Savaş, KDHC’nin saldırısıyla başladı. Kısa sürede güney
işgal edildi ve zaten altyapısı olan halk komiteleri kurularak kentler ele
geçirildi. Baskı ve yolsuzluklardan bıkan halk, sosyalistleri destekliyordu. Ancak ABD öncülüğünde ve BM kararıyla büyük
bir karşı saldırı başlatılarak, KDHC ordusu geri püskürtüldü. Bu yıllarda Demokrat
Parti hükümeti Türkiye’nin NATO’ya katılmasına çalışıyordu. Savaşa sembolik bir
katılım mümkün olduğu halde 6 bin kişilik bir tugay göndererek NATO’ya girişi
kolaylaştırmak istedi. Aralarında Behice
Boran ve Adnan Cemgil’in de olduğu bir avuç aydın “Türk Barışseverler
Cemiyetini” kurarak bu durumu eleştirdiler ve hapis cezaları aldılar. Kore’de Türk askeri birlikleri toplam 726
can, 200 kayıp, 2 bin 147 yaralı, 243 tutsak verdi. Bu, Türkiye’nin NATO’ya
girişinin bedeliydi.
Kore’de, tarihin en kanlı savaşlarından biri yaşandı. ABD’nin amacı
Almanya’daki gibi, Kore’de de yenilgiye
uğrattığı Japonların Kore’de bıraktığı sanayi tesislerini savaş ganimeti olarak
el geçirmekti. Ancak sanayi bölgelerinin sosyalistlerin eline geçmesi üzerine
bu amaç gerçekleşmedi. ABD fabrikaları ve limanları sosyalistlere bırakmamak
için yoğun bir bombardıman başlattı. Savaş boyunca Kore’de nükleer güç dışında
her türlü silahı kullandı. ABD kaynaklarına göre toplam can kaybının 3 ile 5
milyon kişi arasında olduğu sanılıyor. Bunların önemli bir bölümü sivillerden
oluşuyordu.
Savaşa 300 bin ABD askeri katıldı. Sovyetler yalnızca hava desteği, silah
ve danışmanlık hizmeti sağlamakla yetindiler. Çin, gönüllülerden oluşan büyük
bir kara gücüyle savaştı. Can kayıplarının yaklaşık 1/3’ünün Çinli olduğu
tahmin ediliyor. Ölenler arasında Başkan Mao’nun oğlu da vardı. Savaş bir barış
antlaşmasıyla değil, yalnızca basit bir ateşkesle sona erdi. Bu nedenle KDHC ve
ABD hukuken hâlâ savaş halindeler. Bugün ABD’nin güneyde 30 bin kadar askeri ve
nükleer füzeleri var. KC halkı ABD’yi bölgede istemiyor. Her iki taraf da
birleşmeyi amaçlıyor. KDHC’nin bu çerçevede yıllardır savunduğu bir politikası
var. Buna göre birleşme her iki tarafın toplum düzenlerini etkilemeyecek ve
önce federal bir yapı oluşturulacak. Ülkeler arası eşitsizlikler zamana
yayılarak, hiçbir zorlama olmaksızın, görüşmeler yoluyla ve fikir birliği
temelinde giderilecek. Yani Doğu ve Batı Almanya birleşmesindeki gibi bir taraf
diğerine ilhak etmeyecek. ABD böyle bir birleşmeye karşı. Birleşme adı altında
KDHC’nin bağımsızlığının sona ermesini amaçlıyor. Ama gelişmeler, ABD’yi hayal
kırıklığına uğratacak gibi görünüyor. Her şeye rağmen Kore’de barış güç
kazanırken, Trump’ın arkadaşı 18 senatör
tarafından 2019 Nobel Barış ödülüne aday gösterilmesi, bu sürecin herhalde en
komik yanını oluşturuyor…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.