Yönetmenliğini Sergio Leone’nin yaptığı, başrolünde Clint Eestwood’un oynadığı, 1965’de çevrilmiş ünlü western filminin adıdır. İyiler ve kötüler savaşır, sonunda seyircinin beklentisi doğrultusunda iyiler kazanır. Yönetmen en başından sonucu bilinen bir öyküyü heyecanlı hale getirerek, ustalığını sergiler. Filmde tüm olumlu şeyler iyilere, iğrençlikler ise kötülere ait gibidir. Görünür mesaj iyilerin yaşamayı hak ettiği ve kazanacağı, kötülerin ise kaybederek er geç cehennemi boylayacağı yönündedir. Ama asıl mesaj bu değildir ve çaktırmadan zihinlerimize yerleştirilir: Sonuçta kim kazanırsa kazansın “bir avuç dolar için” savaşılmaktadır… Tıpkı bugün ülkemizin sözde iktidar ve muhalefetinin yaptığı gibi…
Bir süredir TL’nin döviz karşısındaki
değer kaybı, baskın seçim kararı sonrası artarak yüzde 20’ye ulaştı. Malı ya da
dövizi olan bir şey kaybetmedi. Ama günü birlik yaşayan memur, işçi, emekli,
öğrenci, işsiz, ev kadını bir kez daha soyuldu. Örneğin Haziranda emekliye
verilecek bin TL’nin 200 TL’si henüz ödenmeden uçtu gitti. Başta petrol olmak
üzere üretimin temel girdileri dolarla dışarıdan alındığı için, yoksulların bu
zararına yakında zamlar da eklenecek. Ücretler artırılana dek aylar geçeceği
için, yoksullar daha hızlı yoksullaşacak. İş burada da kalmayacak; her ne kadar
hükümet küçük ve orta sanayiciyi döviz dalgalanmasından koruyacağını söylese
de, yaşanan belirsizlikler nedeniyle yatırımlar azalacağından dolayı işsizlik
artacak. Kısacası bu anafordan başta dövizin sahibi emperyalist ülkeler ve
kademeli olarak toplumun zenginleri kazançlı çıkarken, ezilenler kan ağlayacak.
Kim seçilirse seçilsin, bizi 24 Haziran sonrası pahalılık, yoksulluk ve işsizlik
bekliyor. Seçilen devrim yapamayacağına göre, bir süre mırın kırın ettikten
sonra herhalde IMF’ye el açacaktır.
Ekonomideki bu tür dalgalanmalar,
emperyalizme bağımlı ülkelerde sık görülüyor. Nitekim 2016 sonunda da dolar 3
TL’den 3,5 TL’ye çıkmış ve Başbakan Binali Yıldırım “dolar dolsa ne olur
dolmasa ne olur” diye güya espri yapmıştı. Sorunun biraz daha büyüdüğü bugün
benzer espriler yapmak yerine soğukkanlı olunmasını öneriyor. Havuz medyasının
satılık kalemleri, kerameti kendinden menkul YÖK profesörleri ve iktidarın
siyasetçileri ağız birliği içinde olayı “dış güçlerin oyununa” bağlıyor. Güya seçim
zamanı dövizde dalgalanma yaratılarak, dış güçlere meydan okuyan sayın
yöneticilerimizin önü kesilmek isteniyormuş. 16 yıldır iktidarda olanlar sanki
ülkeyi başkası yönetiyor ve bu tür müdahalelere kendileri neden olmuyormuş gibi,
sorunları “bize komplo kuruyorlar” diye açıklıyor!
Buna karşılık ülkemizin meydanlarda boy
gösteren sözde muhalefeti de, olumsuzlukları “OHAL yüzünden böyle oldu” diye
iktidarın kötülüğüyle açıklıyor. Güya tek adam rejimi ülkede güven bunalımı
yaratmış, yabancı sermaye girişi azalmış, dövize hücum başlamış… Anamuhalefetin
ekonomi aklı Faik Öztrak ekonomi üzerindeki saray vesayetinin kalkması
gerektiğini söyledikten sonra, çareyi “Merkez Bankası’nın bağımsızlığında” buluyor.
İktidar ve muhalefet döviz sorunu nedeniyle birbirlerini eleştirirken, gerçeğin yalnızca işlerine gelen yanından
bahsediyor ve geri kalanı ya sessizce geçiştiriyor, ya da çarpıtarak
aktarıyorlar. Oysa yaşananlarda hepsinin payı var. Gerçeği görmek için söylemediklerini
birleştirmek ve söylediklerini bilginin süzgecinden geçirmek gerekiyor.
Sorun dövizin şu ya da bu yüzden artması
değil, ülke ekonomisinin dövize bağımlı olmasıdır. Bilindiği üzere dünyada en
çok kullanılan paralar emperyalist ülkelerinkilerdir. Bunlara “rezerv para” denir.
En güçlüsü, “dünya parası” sıfatı taşıyan ABD dolarıdır. Nedeni basit; dünyanın
en çok üreten ve tüketen ülkesi ABD ve bütün ülkelerle az ya da çok ticareti
var. Bu da doları dünyanın her yerinde geçerli hale getiriyor. Bir malın dünya
fiyatını farklı para birimlerine göre hesaplamak zor ve ticareti engelleyici
olacağından, küresel fiyat belirlemelerinde dolar kullanılır. Malın ülkelere göre
fiyatını belirlemek içinse o ülke parasıyla doların değişim oranı, yani döviz
üzerinden malın fiyatı hesaplanır. Yerli paranın döviz karşısındaki değeri için
ülke üretimi, alacakları, borcu ve ekonomisinin ilerleyiş yönü dikkate alınır.
Ülkeye bol döviz geliyorsa fiyatı düşük, tersi durumda yüksektir. Döviz; dış
satım, yabancı sermaye ve turizmle girer. Döviz gelmesi için ülkenin sermaye
açısından güvenli ve istikrarlı olması gerekir. Dolayısıyla milli parasının
değerinin, ekonomik ve siyasi güce bağlı olduğu söylenebilir. Küresel
ekonominin bu işleyişi başlangıçta ABD’nin dünyaya zorla kabul ettirdiği bir
durum değildir, yıllar içinde kapitalizmin küresel işleyişinin olağan seyri
sırasında oluşmuş ve ABD’nin siyasi gücü sayesinde süreklilik kazanmıştır.
Devlet Bahçeli “Türkiye Cumhuriyeti
dövizle kurulmadı, dövizle yıkılmaz” diyor. Gerçek böyle mi acaba? Partisi 2002
seçimlerinde, IMF ile anlaştığı için baraj altında kalmıştı. Ayrıca Türkiye her
zaman emperyalizme bağımlı oldu. Örneğin Cumhuriyet, Lozan çerçevesinde Osmanlı
borçlarının önemli bir bölümünü (161 milyon liradan 107 milyonu) yıllarca Frank
olarak ödedi. Bağımsızlığını kazanmış olsa, emperyalizme borç öder miydi? Bağımlılık,
2. Dünya Savaşı sonrası ABD ile yapılan anlaşmalar çerçevesinde sürekli arttı. Bu
yöndeki en büyük adımlar, 12 Eylül darbesi sırasında atıldı. Muhalefet ezildi. Özelleştirmelerle
devlet ekonomiden çekilerek, kamu yararının yerini küresel şirket kârları aldı.
Sanayi, tarım ve günlük tüketimde yerli malların yerine dışarıdan ucuza getirilen
mallar geçti. Borsa, yabancı sermaye giriş çıkışı gibi alanlardaki sayısız
düzenlemeler dövizi geçerli para haline getirdi. Öyle ki, bugün bizi yönetenler
“döviz geliri olmayan dövizle borçlanmasın” diye herkese akıl veriyor ama “yap-işlet-devret”
adı altında özel şirketlere ihale ettikleri otoyol, köprü, tünel ya da
hidroelektrik santrallerin uzun vadedeki gelirlerini dolar üzerinden
hesaplayıp, buna göre kâr garantisi sunuyorlar. Zarar eden şirketin açığını,
dolar üzerinden karşılıyorlar. Bu ülkenin milli parası dolar mı, yoksa Türk
Lirası mı?
Dövizin bir ülkede özgürlük kazanması,
merkez bankasının da hükümetlerden bağımsız ve küresel piyasalara göre karar
almasını gerektiriyor. Bununla ilgili düzenleme Kemal Derviş tarafından 2001’de
yapıldı ve yürürlüğe girdi. Anamuhalefet bugün iyi bir şeymiş gibi Merkez
Bankasının bağımsızlığından dem vururken, küresel sermayeyi savunuyor. Zaten bunun
mimarı da milletvekilliğinden istifa edene dek bu partinin üyesiydi.
Dövizdeki dalgalanma komplo ya da hesap
hatası filan değil, küresel sermayenin hükümete ders verme isteğiyle birlikte
bir dizi etkenin yan yana gelmesinin sonucu olarak görülmeli. Hükümetin gözü
bir süredir kamu harcamalarını arttırarak oy kazanmak ve seçimden galip çıkmaktan
başka bir şeyi görmüyordu. Dövizde düzenli bir artış olduğu uzun süredir gözleniyor.
Kapitalist bir ülkede bu sorunun faizleri arttırarak aşılabileceği bilinen bir
gerçek. Ancak faiz artışı başta inşaat olmak üzere hükümete destek veren
sektörlerin işine gelmeyeceği için bu uygulamaya geçilmedi. Cumhurbaşkanı Erdoğan
oy kaybettireceği endişesiyle buna sürekli karşı çıktı. Son Londra gezisi
sırasında da görüşünü tekrarladı. Sermaye su gibidir, her zaman en yüksek kâra
doğru akar. Faizden kâr sağlayamayacağını gören, dövize yöneldi. Zaten ABD bir
süredir faizleri yükselterek dünyadaki doları çekiyordu. Türkiye’de buna bir de
dövizle borçlanan şirketlerin piyasadan dolar toplaması, yabancı sermaye
girişindeki gerileme, faizin artmadığını
gören tasarruf sahiplerinin dövize yönelmesi ve turistin bölgedeki gerilimler yüzünden
kaçması eklenince döviz fırladı. Oysa aylardır IMF ve kredi derecelendirme
kuruluşları hükümeti bu yönde uyarıyordu. Sonunda hükümet küresel sermayenin
isteğine boyun eğerek faizleri arttırdı. Olan kendi çıkarlarından başkasını
düşünmeyenler tarafından yönetilen bizlere oldu. Sözde iktidara karşı, sözde
muhalefet…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.