Değerli yöneticilerimiz tarafından “sen kimsin, haddini bil” diye azarlanmaya biz alışığız ama yabancılar değil. Azar bir yana, küçük bir olumsuzlukta bile tepki veriyorlar.
***
Amerika ve
Avrupa kıtaları arasında ilk telgraf hattı kurulduğunda (1865), en büyük etkisi
herhalde ticaret alanında görüldü. Çünkü malın bir kıtadan diğerine gönderilme
süresi neredeyse yarı yarıya kısalıyordu. Düşünsenize, telgraf öncesi bir
tüccar sipariş listesini gemiye veriyor, karşı tarafa ulaştıktan hemen sonra
mal yine bir gemiye yüklense bile, gelmesi için aynı süre kadar beklemek
gerekiyordu. Oysa telgraf sayesinde sipariş alınır alınmaz mal gönderiliyor ve
eskisinin yarısı kadar sürede geliyordu. Tabi telgraf bankacılığı da kolaylaştırdığı
için ticaret hızlanmakla kalmayarak, aynı zamanda arttı.
Bugün ticaret dijital ağlar üzerinden yapılıyor. Üstelik malı, siparişin alındığı merkezden
göndermek de gerekmiyor; pazara en yakın depoya haber vermek yetiyor. Dünya
ticareti, günün herhangi bir saatinde verdiğiniz yiyecek siparişinin kapınıza
kadar getirilmesiyle aynı sisteme göre çalışıyor. Bu şöyle özetlenebilir:
Birincisi; mal artık
belli bir merkezde değil, maliyeti en düşük olacak biçimde birbirinden ayrı
yerlerde üretiliyor ve pazara yakın noktalarda depolanıyor. Ve istenildiği
zaman birleştirilerek, sipariş sahibine en kestirme yoldan gönderiliyor.
Böylece üretim, depolama ve nakliye maliyetleri düşürülmüş oluyor. İkincisi;
talebin mutlaka en hızlı yoldan karşılanması gerekiyor. Bu yalnızca tüketici için
değil, bir an önce satışın gerçekleştirilerek kârın cebe indirilmesi için de
gerekli. Çünkü ekonomi büyüdükçe hızlanıyor, hızlandıkça büyüyor ve başdöndürücü
bir hız içinde sürekli borç alınıyor, kâr ediliyor, yatırım yapılarak tekrar
borçlanılıyor. Üçüncüsü; artık “ekonomi” denilince akla üretim, mal, hizmet
gibi elle tutulur, gözle görülür şeyler değil; para dolaşımı, yani sermaye
geliyor. Ve kapitalist ekonominin kriz üreten yapısı nedeniyle, sermayenin
toplumda belli bir süre ve miktarda, sürekli artan ama öngörülebilen hızda
dolaşması gerekiyor. İşte bu yüzden günümüz dünya ekonomisinin omurgasını dijital teknoloji ve küresel sermaye dolaşımıyla ilgili her türlü araç, gereç,
kurum, davranış oluşturuyor. Toplumdaki tüm kurumlar bu hıza ayak uydurmaya
çalışarak, sürekli değişiyorlar. Böylece sermaye, diğer üretim araçlarının
nasıl kullanılacağını da belirleyen bir üretim aracı oluyor. Bu koşullarda,
“dolardan bize ne, dolsa ne olur dolmasa ne olur” diyen (17 Ekim 2016) Başbakan Binali Yıldırım’ı bir kez daha
düşünmek gerekiyor.
Kapitalizm
yalnızca ekonomiyi değil, hayatı en küçük ayrıntısına kadar belirleyen bir
toplum düzeni. Bu süreçte toplumsal gereksinimler için değil, kâr amacıyla
üretim yapılıyor. Ve özel mülkiyet düzeni sayesinde, üretimden sağlanan her
türlü fayda kişisel tasarruf altına alınıyor. Üretimde kullanılan araç-gereç,
personel seçimi, üretim miktarı vb. her şeye mülk sahibi karar veriyor.
Dolayısıyla “özel mülkiyet” derken kişisel kullanıma ait ev, araba, bağ, bahçe
gibi şeyleri değil; banka, fabrika, çiftlik, hastane, okul misali büyükleri
kastediyoruz. Yaşamak için gereksinim duyduğumuz her şey buralarda üretiliyor.
Ve bunlar toplumun gereksinimlerini karşılamak için değil, sahiplerinin kâr
etmesi amacıyla işletiliyor.
Oysa üretimdeki
her şey önceki kuşakların mirasıdır. Mühendis, para vererek bir okul bitirdi
diye öğrendiği bilginin sahibi olamaz. Çalışmak için gerekli iş ahlâkı, disiplin
ve tüketim kültürü birinin malı olabilir mi? Bütün bunlar uzun toplumsal yaşam süreçlerinde
ve toplumun ortak çabalarıyla varoluyor. Doğal olarak bu yaşamın nasıl olması
gerektiğine mülk sahibi ya da yönetici bir azınlık değil, toplumun karar
vermesi gerekiyor. Ama tersine, kararları zenginlik ve gücü elinde tutanlar
veriyor. Ve bu kararları, sayısız özel çıkarın çatıştığı ortamlarda alıyorlar.
İşte kapitalizmin zayıf yanını da bu oluşturuyor: Üretimin toplumsal niteliğine
karşılık mülkiyetin özel olması.
Bu durum, mülk
sahiplerine toplumun üstünde bir konum sağlıyor. Bunun için kâr etmeyi
sürdürmesi ve gerekli ekonomik, siyasi önlemleri alması yetiyor. Böylece kâr üretime değil, mülk sahibinin
çıkarlarına bağlanmış oluyor. Çünkü kapitalist üretim düz bir biçimde ve
sürekli artarak yapılamıyor. Böyle yapılmaya kalkışıldığında, ekonomi sürekli
büyüse de bir süre sonra elde edilen kâr yatırımların gerektirdiği harcamaları
karşılamaya yetmiyor. Krediler geri ödenemiyor, ücret verilemiyor, sistem
tıkanıyor. İster şirket, isterse dünya ekonomisi ölçeğinde olsun; bu
kapitalizmin yapısal özelliğidir. Bir noktada başladığında eğer hızla önlem
alınmazsa, sistemin çökmesine yol açabilir. Bu yüzden ülke ekonomilerinden
başlayarak dünyadaki belli başlı sermaye yatırımları, küresel ölçekte sürekli
denetleniyor. IMF hükümetleri, kredi derecelendirme kuruluşları ise ekonomiyle
ilgili her şeyi denetliyor. Uyarılarda bulunuyor, dinlemeyeni ekonomik ve
siyasi olarak cezalandırıyorlar. Kapitalizmi benimseyip dünya ile alışverişe
giren bir ülkenin bunun dışında kalması sözkonusu olamıyor.
Dünyada 100
dolayında ülke ekonomisini denetleyen üç tane kredi derecelendirme kuruluşu
var: Fitch, Moody’s ve Standard and Poors. Küresel düzeydeki denetimlerin yüzde
97’si bu kuruluşlar tarafından yapılıyor. Tabi bir de IMF var. Türkiye IMF’nin
kurucuları arasında ve diğerleriyle birlikte çalışmayı da zaten resmî olarak
kabul ediyor. Bunlar uzunca süredir ülke ekonomisi hakkında olumsuz raporlar
veriyorlar. Çünkü dış ticaret açığı artıyor, Türkiye’nin yatırım yapmaya
yeterli tasarrufu yok ve ekonomisini dış borçla döndürüyor vs. Ama
yönetenlerimiz, sanki böyle uyarılar yokmuş gibi davranarak, güya “bağımsız” politikalar
izlemeye çalışıyorlar. Bu keşmekeşin sonucu geçtiğimiz günlerde dolar fırladı
ve hükümet istemeyerek de olsa faiz artırımına gitti. Söylendiğine göre, Mehmet
Şimşek’in küresel sermaye temsilcileriyle bir toplantı ayarlaması için Merrill
Lynch adlı yatırım bankasından (bu “tefeci” demenin kibarcası) yardım
isteyerek, Londra’ya gitti. Bilmesek de sonucunu tahmin etmek zor değil: Faiz
ve vergiler artacak, ücretler düşecek, seçim sonrası özelleştirmelere hız
verilecek. Ancak Şimşek’in ziyareti de yeterli olmamış ki, geçen hafta kredi
derecelendirme kuruluşlarından Moody’s Türkiye hakkında ve Fitch, Türk bankalarıyla
ilgili olarak tekrar olumsuz raporlar yayınladılar. Hemen Ekonomi Bakanı Nihat
Zeybekçi ve Kalkınma Bakanı Lütfi Elvan’dan “maksatlı, siyasi, taraflı” gibi
karşı ataklar geldi. Havuz medyasında benzeri yayınlar yaptı. Yandaş banka
yöneticileri ve akademisyenler, kredi derecelendirme kuruluşlarının
denetlenmediğinden ve yanlış raporlar yazmaları durumunda herhangi bir
yaptırıma uğramadıkları için gelişigüzel davrandıklarından şikâyet ettiler.
Bu kurumlar adı
üzerinde kredi verenler hesabına değerlendirme yapıyor, alanlar için değil.
Alanları, “borçlarını ödeyebilecekler mi, risk var mı” diye denetliyorlar. Bir
ülke yalnızca ekonomik nedenlerden değil, siyasi gerekçelerle de borcunu
ödeyemeyebilir. Dolayısıyla Türkiye hakkında yazılan her raporun, her zaman
siyasi bir yan olacaktır. Raporlar kredi verenin zarar etmemesi için en küçük riski
bile hesaba katacak ve bu sırada “risk gerçekleşmezse” diye değil, “ya
gerçekleşirse” diye olumsuz açıdan düşünecektir. Bütün raporlar bu
niteliktedir. Hükümetin bunları uzunca süredir dikkate almamasının sonucu
ortada. Kurumların taraflı ve olumsuz
davranması doğal özellikleridir. İlgili bakanlar bu kurumları boşuna
eleştiriyor. Neyse ki bir zamanlar söyledikleri gibi, bunlara kızıp “yerli ve milli kredi derecelendirme
kuruluşumuz olacak” demiyorlar. Küresel sermayenin borç vereceği ülkenin kredi
kuruluşuna akıl sorarak borç verdiğini bir düşünün. Kümesi tilkiye emanet etmek gibi bir şey.
Neyse ki artık böyle komiklikler yok. Allah'ım, ne günlere kaldık…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.