Filistin halkı 100 yılı aşkın süredir sömürgeciliğe, işgale ve sürgüne karşı direniyor. Osmanlı sömürgeciliğinden kurtuluş amacıyla başlayan mücadele İngiliz, Fransız ve ABD emperyalizmlerine, İsrail’in Siyonist yöneticilerine ve petro-dolarlarıyla bu mücadeleyi satın almaya çalışan Arap hanedanlarına karşı sürüyor. Filistinliler kaderlerini kendileri belirlemek için on binlerce evlâdını şehit verdi, veriyor. İşte geçtiğimiz günlerde “Nakba (Büyük Felaket) Günü” nedeniyle Gazze sınırında başlattıkları “Büyük Geri Dönüş Yürüyüşü” de bu mücadelenin bir parçası ve doruk noktalarından biriydi. Filistinliler, İsrail’in sınıra yaklaşanı vuracağı tehditlerine aldırmayarak, ellerindeki taş ve yüreklerindeki cesaretten başka silahları olmadan, yalnızca evlerine dönmek için yürüyorlardı. İsrail her zamanki gibi tüm gücünü kullanmaktan geri durmuyordu. 30 Mart-15 Mayıs arası yürüyüş sırasında 120 dolayında Filistinli şehit olurken, yaralı sayısı 3 bini aştı. “Uygar dünya” İsrail’i “orantısız güç kullanıyor” diye eleştirmekle yetiniyordu. Yine bu dünyanın “uygar efendisi” ABD ise, “tarafları itidalli olmaya” çağırıyordu. Filistinliler ölürken buna neden olanlar selfi çekiyor, güya buna karşı olanlar ise bol bol nutuk attıkları mitinglerde fotoğraf çektiriyorlardı.
İsrail, Birinci
Paylaşım Savaşı yıllarında İngiliz emperyalizminin en önemli sömürgesi olan
Hindistan’a ulaşan yolları güvenceye almak için yarattığı bir projedir.
Avrupa’dan göçle gelen Yahudi toplulukları, satın alınan Filistin topraklarına
yerleştirildiler. Topraklarını satmayan köyler yakılıp yıkılarak, buralarda
yaşayanlar sürüldü. Ve böylece genişçe bir alan göçmenlerin denetimine geçti. İsrail
devleti resmi olarak 15 Mayıs 1948’de kuruldu. İkinci Paylaşım Savaşı sonrası
İsrail’in hamiliğini İngilizlerden devralan ABD bunda belirleyici bir rol
oynadı. İşte Filistinliler topraklarından sürülmeleri nedeniyle bu günü “Nakba
Günü” olarak anar ve protesto gösterileriyle seslerini bir yandan dünyaya duyurmaya,
diğer yandan haklı mücadelelerini gelecek kuşaklara aktarmaya çalışırlar.
Bu yıl Nakba
Günü biraz daha önem kazandı. Çünkü ABD, Tel Aviv’deki büyük elçilik binasını
Kudüs’e taşımaya karar vermişti ve açıkladığı program doğrultusunda bunu 14 Mayıs
günü gerçekleştirdi. Kudüs, Filistin mücadelesinin simgelerinden biriydi.
İsrail kurulduğu günden bu yana başkentinin Kudüs olduğunu ilân etse de, bunu
dünya kamuoyuna kabul ettiremiyordu. Fiilî olarak Kudüs’ün batısı İsrail,
doğusu Filistinlilere ait sayılıyordu. İsrail
1967’de Kudüs’ün doğusunu işgal etti. 1980’de bir yasa çıkararak, Kudüs’ü
“bölünmez başkent” ilan etti. BM Güvenlik Konseyi İsrail’den kararını geri
almasını istediyse de, kabul ettiremedi. Ancak İsrail-Filistin arası uzun barış
görüşmeleri sırasında 1993’de Oslo’da, Kudüs’ün konumunun gelecekte
kararlaştırılması üzerinde anlaşıldı. FKÖ’nün İsrail’i bir devlet olarak
tanıması karşılığında İsrail de Kudüs üzerindeki ısrarından vazgeçmiş
görünüyordu. Bu süreçte İsrail pek çok devlet kurumunu Kudüs’e taşıdı. Ancak ABD Kongrede Kudüs’le ilgili bir karar
alarak, sürece müdahale etti.
ABD Kongresinde
1995’de çıkarılan bir yasayla İsrail’in başkentinin Kudüs olduğu ve büyük
elçiliğin buraya taşınması kabul edildi. Kararın yürürlüğe girmesi için ABD
başkanı tarafından 6 ay içinde onaylanması gerekiyordu. Trump’a gelene dek ABD
başkanları kararı onaylamadılar. Bu, ABD’nin Filistin ve çeşitli Arap
yönetimleri üzerinde baskı kurmak için uyguladığı emperyalist bir taktikti.
Trump seçim vaatleri arasında kararı onaylayacağını belirtmişti. Ve geçtiğimiz
Aralık ayında bunu yaptı. İşte Filistinliler bu gibi nedenlerden dolayı bu yıl
Nakba Günü için 30 Mart’ta başlayan 6 haftalık bir yürüyüş programı
düzenlediler. İsrail tarafından topraklarının işgal edilmesini ve bir açık hava
hapishanesine dönüştürülen Gazze’ye sürülmelerini protesto için, İsrail
sınırında gösteriler düzenlediler. İsrail her zamanki gibi taş dışında
silahları olmayan Filistinlilerin üstüne gaz bombaları yağdırdı ve keskin
nişancılarla vurdu. Filistinliler, İHA’ların (insansız hava araçları) ve
nişancıların kurşunlarından korunmak için lastik yakıyorlardı. Ölenler
arasında, tekerlekli sandalyeye bağlı olarak yaşayan Ebu Salah ve gazdan
zehirlenen 8 aylık bebek Leyla Ganduri de vardı. İsrail’in bu cinayetleri
işlediği sırada elçilik açılışı için Kudüs’e gelen Trump’ın damadı Kushner ve
kızı İvanka, elçilik binasında mutlu görüntülerinin selfisini çekiyorlardı.
Filistinlilerin mücadelesine hükmederek onların sırtından ABD ve İsrail’le pazarlık
etmeye çalışmaktan başka amacı olmayan bir kısım “İslam ülkeleri” ileri
gelenleri de, İstanbul Yenikapı’da katliamları kınamak için düzenledikleri
mitingde fotoğraf çektiriyorlardı.
Filistin’de
yaşananlar bir din, milliyet ya da ırk çatışması değildir. Bunu ister Yahudiler
ister Müslümanlar açısından böyle anlayıp anlatmaya kalkışanlar, çatışmanın
asıl amacını oluşturan emperyalist çıkarlara hizmet ediyorlar demektir. Arap
Yarımadası, çevresindeki suyolları, geçitler, petrol ve doğalgaz yataklarıyla
dünyanın en önemli coğrafî mekânlarından biridir. Sömürgeciler ve
emperyalistler, yöreyi denetim altına alabilmek için tarih boyu buradaki
stratejik noktalara iyi hizmet alabilecekleri yönetimler yerleşmesinden yana
olmuşlardır. Yabancı bir güçle ortaklık, işbirlikçiyi kendi toplumu ve
coğrafyasına yabancılaştırır. Bu yüzden emperyalistler, en iyi işbirlikçileri
halkına yabancılaşanlar arasından çıkarırlar. Arap hanedanları gibi batıda
eğitim gören, yatırım yapan ve eğlenen çevreler bunun için biçilmiş kaftan olsa
da, Arap halkları için aynı şey söylenemez. Arap halklarının geleneksel yaşam
tarzı, kapitalizm olmadan da ayakta kalabilecek niteliktedir. Buna karşılık
yaşadığı topraklara dışarıdan göç ettirilerek getirilen ve geleneksel yurtları
Filistin olmayan Yahudi toplulukları için aynı şey söylenemez. Birçok Avrupa
ülkesinde dinsel ve tarihsel gerekçelerle pogromlara uğratılan ve son olarak
Nazi zulmüne muhatap olan Yahudi halkı, emperyalist bir proje yardımıyla
kendine yabancı topraklara yerleştirildi. Siyonizm, topluluğun bir ulus ve
devlet olarak örgütlenmesinde sürükleyici bir rol oynadı. Bütün Yahudiler
Siyonist olmamakla birlikte, Siyonizm Yahudiliği üstün ırk gibi tanımladı.
Ancak, İsrail toplumunun Filistinlilere yöneltilen zalimliğin tasarlayıcısı
Siyonistlerin yanı sıra, dünyanın en
büyük barış hareketlerinden birini ürettiği de unutulmamalı.
İsrail
saldırıları direnişe öncülük edenleri, gazetecileri ve özellikle gençleri hedef
alıyor. Öldürülenlerin çoğu hedef gözetilerek ve hayati organlarından vuruluyor.
Örneğin Filistinli futbolcu Muhammed Ubayid’in dizinden vurulup sakat
bırakılmasının rastlantı olduğu düşünülemez. BM İnsan Hakları Temsilcisi bu
saldırganlığı “tamamen orantısız güç” olarak nitelendiriyor. Sanki bir katliam değil
de spor karşılaşması yapılıyormuş gibi, tarafların “eşit” niteliğini önemsiyor.
Arkasından yazılı açıklama yapan AB Dışişleri ve Güvenlik Politikaları Yüksek
Temsilcisi Federica Mogherini, Filistinlinin öldürülmesini kınamazken, taraflara
itidal çağrısı yapıyor ve "İsrail, barışçıl gösteri hakkına ve güç
kullanımında orantılılık ilkesine saygı göstermelidir'' diyor. ABD’nin BM Büyük
Elçisi Niki Haley Güvenlik Konseyinden İsrail aleyhine karar çıkmasın diye çaba
gösterirken, İsrail’in Hamas’a karşı itidalli davrandığından bahsediyor. Ve
BM’deki konuşmasında Gazze’de öldürülen çocuklarla ilgili olarak,
“Filistinliler çocukları canlı kalkan olarak kullanıyorlar” diyebiliyor.
Filistinliler
Gazze’de duvarlar, tel örgüler, kontrol noktaları arasında başta su olmak üzere
temel gereksinimlerini karşılamaktan uzak ve en küçük şüphede üzerlerine ateş
açılma olasılığı altında yaşıyorlar. Mısır ve Suudiler İsrail’le işbirliği
içinde, Gazze’ye ambargo uyguluyor. Filistinliler direnmeseler de zaten
ölüyorlar. Çünkü İsrail çalamadığı yer altı sularını kirletiyor, Gazze’yi aç,
ilaçsız, topraksız bırakıyor. Ve
yıllardır süren bu zulüm karşısında emperyalist dünya İsrail’e yalnızca
“orantılı güç” kullanmasını tavsiye ediyor!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.