“Kabahat samur kürk olsa kimse sırtına almaz” derler, Türk toplumunda adettir, kişinin başarısı kendi becerisi, başarısızlığı ise başkaları yüzündendir. Anlatmak için elinden geleni yapsa da anlamamışlardır. İktidar olduğunda 1.750 TL olan dolar bugün 4.5 TL seviyesine çıkmışsa, nedeni “bizi kıskananlardır”. Her türlü önlem alınmışken bir bekçi, kapıcı, işçi hatası nedeniyle koskoca kurumlar suçlanamaz. Velhasıl yağmur yağar, silah ateş alır, hakem penaltıyı çalmaz, kurt çıkar, taş düşer, yer göçer ama yöneticilerimiz asla kusur işlemez. İşte geçenlerde İstanbul’da düzenlenen 9. Uluslararası İş Sağlığı Güvenliği Kongresinde Başbakan Binali Yıldırım’ın “iş kazalarının yüzde 80-85’inin insan hatasından, kaynaklandığını” söylemesi de böyle bir durumdur. Devamla; iktidar partisi milletvekili ve TBMM Bayındırlık, Ulaştırma ve Turizm Komisyonu Sözcüsü Prof. Dr. Mustafa Ilıcalı, Trafik Haftası nedeniyle yaptığı konuşmada çıkıp trafik kazalarında insan hatasının yüzde 98 olduğunu belirtir. Oy düşürüyor diye görevden alınan Melih Gökçek’in yerine atanan Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tuna da bu anlayışa katkıda bulunarak, başkentin en önemli mahallelerinden Mamak’ı sel götürmesi nedenini “500 yılda bir yağan yağmura” bağlar. Yönetenlerin ağzına bakılırsa, sanki bir ülkede değil de, vinçlerin sürekli işçilerin üzerine yürüdüğü, madenlerin çökmek için içeri birilerinin girmesini beklediği, gökyüzünde bulutların beş yüz yıl biriktikten sonra yağmur bıraktığı, yollarda araç ve sürücüler dışında bir de “trafik canavarı” diye bir varlığın gezindiği Jurassic Park’da yaşıyor gibiyizdir.
Ne diyor Sayın Başbakanımız
Yıldırım? “Hayatının büyük bir bölümünü ağır sanayide, gemi inşa sektöründe
geçirmiş biri olarak, yaşayarak tecrübe ettiğim iş kazası ve iş sağlığıyla
ilgili önemli anılarım var. Biz tersanede gemi yaparken çalışanlara baret
giydirmek için alnımızın derisi çatlardı” diyor. Ve ” eldiven takmaz, baret
giymez, güvertede çalışır kemer takmaz. Sürekli peşlerinden koşacaksın. Her an başında
duracaksın” diye devam ediyor. Herkesin başbakanı olduğu için yalnızca işçileri
değil, şirketleri de düşünerek, iş kazalarına karşı önlem alırken ipin ucunu
kaçırmamak gerektiğini hatırlatıyor. “Tepkiyle yapılan düzenlemeler bazen iş
hayatında içinden çıkılmaz sorunlara da sebep oluyor. Hem iş emniyetini, iş
sağlığı tedbirlerini alacağız; hem de küresel rekabette geride kalmayacağız.
Prensip budur.” Yani şirketlerden önlem almaları istenirken, başka ülke
şirketleriyle rekabet edemez duruma sokacak kadar çok masraf yapmaya
zorlanmamalılar diyor.
“İş kazası”
değil, iş cinayeti diyoruz. Çünkü “kaza” diye öngörülemeyen durumlara denir.
Düşünülemeyecek kadar çok rastlantı bir araya gelir ve istenmeyen bir durum
ortaya çıkar. Ama şimşekler çakarken yüksekçe bir tepede ve bir ağacın altında
durursan, onbinde bir de olsa tepene yıldırım düşebilir ve bu kaza değildir.
Çünkü bu öngörülebilen bir durumdur. Her türlü ayrıntısı önceden hesaplanabilen
çalışma ortamında yaşanan ölüm ve yaralanma olayları da bu yüzden kaza
değildir. Buralarda taşıtın devrilme, elektriğin çarpma, buhar kazanının
patlama, yakıtın tutuşma ve makinenin arıza olasılıkları her zaman vardır. Üretim,
tarih boyu matematik bilgisiyle yapılan bir iştir. Bu süreçte kullanılan her
araç ve yapılan her eylem bir hesaba dayanır. Nitekim Başbakan da “iş
kazalarının” nedenini insana bağlarken bunu bir hesaba dayanarak söylüyor.
Özetle, “önlem alacağız diye işi abartıp şirketlerin masrafını arttırmayalım,
başka şirketlerle rekabet edemez hale getirmeyelim” diyor.
Türkiye
yıllardır ölümlü iş cinayetlerinde Avrupa birincisi ve dünyada da ilk üçe
giriyor. Sıralamanın ilk basamaklarında düşük ücretle çalışılan,
sendikalaşmanın az olduğu, bedensel çalışmanın yaygın görüldüğü ülkeler yer alıyor.
Kuzey Amerika ve Avrupa ülkeleri, iş cinayetlerinin en az görüldüğü yerler.
Nedeni bizim işçilerimizin aptal, diğerlerinin akıllı olması değil elbette. Öncelikle
gelişmiş kapitalist ülkelerde sanayi, madencilik, inşaat, tarım gibi bedensel
çalışma gerektiren alanlarda ileri teknoloji kullanılarak, az emekle çok iş
üretiliyor. Dolayısıyla buralarda çalışanların bedensel zarar görme olasılığı bize
göre daha az. Gelişmiş ülkelerde çalışanların daha büyük bir bölümü hizmet
sektöründe yer alıyor. İkincisi bu ülkeler bize göre eğitim, sağlık, dinlenme
vs. bir işçinin verimli ve dikkatli çalışabilmesi için gerekli altyapıya daha
fazla yatırım yapıyor. Çünkü bunlar emperyalist ve yalnızca kendi ülkelerindeki
üretimden değil, dünyanın dört bir yanından kâr edebiliyorlar. Dolayısıyla bir
bölümünü işçi eğitimi ve iş güvenliğine harcamakta sıkıntı yaşamıyorlar. Bu
yüzden az gelişmiş ülke şirketleri gelişmişlerle rekabet edebilecek hale gelmek
için, işçilerini daha ağır koşullarda çalıştırarak düşük ücret ödüyor, mesaiyi
uzatıyor, eğitimlerine para harcamıyor ve ucuz makineler kullanıyorlar. Bunun
en somut örneği, 13 Mayıs’ta yıldönümünü
geride bıraktığımız Soma’da 301 işçinin ölüm nedenidir. Madenin sahibi Alp
Gürkan olaydan yıllar önce 2012’de Hürriyet Gazetesine verdiği röportajda,
devlet kömürün tonunu 130-140 dolara üretirken kendilerinin 23,8 dolara
ürettiği ile övünüyor ve maden ocağındaki bir kaza anında 500 kişinin rahatça
barınabileceği sığınaklar yaptıkları yalanını atıyordu. Elbette bütün bunlar
yaşanırken devlet şirketi hakkıyla denetleyerek maliyeti arttırmaya
kalkışmıyordu.
Başbakan
konuşurken milletvekili durur mu, o da Trafik Haftasıyla ilgili aydınlatma
görevini yerine getirdi. Milletvekili Ilıcalı trafik kazalarının insan hatasından
kaynaklandığı fikrinin gerekçesini şöyle açıklıyordu: "İnsan trafikte
yolcu, sürücü ve yaya olabiliyor. Bunları birleştirdiğimizde bütün hata
insanlarda oluyor.” Doğrusu bu mantık karşısında ne diyeceğimizi bilemiyoruz.
Araçlar otoyollarda durduk yerde şaha kalkıp birbirlerine toslayacak değil ya,
elbette her birinin direksiyonunda bir sürücü oturuyor ve o da insan olduğuna
göre, “kaza” denilen bu cinayetlerin gerekçesini insana bağlamak kolay oluyor.
Ilıcalı’nın trafik mesajının en önemli yanı ise, sorunun çözümünü bağladığı
yer: “Şu an seçim sürecindeyiz. Trafik terörünün hızla çözülmesi için mutlaka
cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi lazım çünkü trafik güvenliğiyle ilgili çok
sayıda bakanlık ve kuruluş var. Bu sistemle trafik sorununu devlet projesi
olarak ele alıp trafik terörünü bitirebiliriz. Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi
trafik terörünü de bitirecek."
Bütün bu
söylenenler şaka gibi. Ilıcalı bu sözlerini duble yol kıyısında durmuş kamera
önünde söylerken, o sırada arkada iki araç çarpışıyordu. Günde ortalama 20
kişinin trafikte yaşamını yitirdiği bir ülkede yaşayıp böyle konuşmak akla
ziyan bir durum. Yük ve yolcu taşımacılığının yüzde 90’ı karayoluyla yapılıyor.
Dünyada binek otomobili satışlarının en yüksek olduğu ülkelerden biriyiz. Üstelik
kullanılan petrolün yalnızca yüzde 7’si Türkiye’de üretiliyor. Petrolün satış
fiyatı dünya ortalamasının neredeyse 3 katı. Bu durumda demiryolu ve
denizyoluna yatırım yapılmayışının, dolasıyla trafik sorunlarının artmasının
nedeni, petrol ve otomotiv şirketleri
olabilir mi? Hiç şüpheniz olmasın…
Dere yataklarına
ve fay hatlarına bina dikip inşaat sektörünü büyüterek ekonomiyi döndürmeye
çalışırsan, yeşil alanları yok edersen; sel, deprem, kuraklık gibi olaylara
“doğal afet” diyemezsin. İntihar dahil bütün yaşadıklarımızın toplumsal
nedenleri var. Bunların artarak sürmesinin baş sorumlusu ise kurulu düzeni
korumaktan başka amacı olmayan egemenlerdir. Özeleştiri yapmazlar. Kendilerinde
kusur aramazlar. Yaşanan kötülüklerin kaynağını ya “insan” diye kim olduğu
belirsiz kavramlara, ya “kadere”, ya da
“kumpas, komplo” gibi hurafelere bağlarlar. Bu ülkemizin yönetim klasiğidir,
yöneten her zaman haklıdır. Bu durum elbet bir gün değişecektir…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.