Seçimlerden bir
ay önce Türkiye’ye gelen AGİT (Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı) heyeti,
15 Haziran’da bir ara rapor yayınladı. Seçim sonuçları kesinleştikten sonra
yayınlayacağı bir raporla çalışmasını tamamlayacak. Ara raporun eksiği var
fazlası yok. Ancak bize yeni bir şey söylemese de, uluslararası kamuoyu
açısından önemli.
AGİT 57 devletin
üye olduğu bir örgüt. Soğuk savaş döneminde bloklar arası yakınlaşma için
kuruldu ve SSCB’nin dağılışı sonrasında da varlığını korudu. Siyasi, askeri,
ekonomik, çevre ve insani sorun alanlarında uluslararası güvenlik ve işbirliğini
arttırmak için çalışıyor. Bilindiği üzere bu konular siyasal istikrarın ve
küresel sermaye akışının korunması bakımından önemli. Üyelerin yükümlülüklerine
ne kadar uyduğuna bakıyor, raporlar yazıyor, toplantılar düzenliyor. AGİT
devletlerin iç işleyişine de bakarak, demokrasi ve hukuk alanında yaptıklarını
izliyor. Böylece iç çalkantıların yolaçabileceği uluslararası huzursuzlukların
doğmadan önüne geçmek mümkün oluyor. Seçimlere ilişkin ülke raporları
hazırlamak da işleri arasında. Benzer kuruluşlar gibi, AGİT’in de herhangi bir
yaptırım gücü yok. Ama çalışmaları, uluslararası ilişkilerde dikkate alınıyor
ve bir ölçüt oluşturuyor.
Rapora içerdiği
eleştiriler yüzünden, Dışişleri Bakanlığı sözcüsü aracılığıyla sert bir yanıt
verildi. Elbette hükümet raporu kabullenmek zorunda değildi. Ancak yanıtta
geçen şu cümle dikkat çekiciydi: “…anılan belgede, mevcut seçim süreci hakkında
sahadaki gerçeklerle örtüşmeyen hatta siyasi nitelikli bazı yorumlara
yer verildiği görülmüştür.” Altını çizdiğimiz bölüm oldukça ilginç. AGİT zaten
devletlerarası ilişkilerde siyasi bir dayanak oluşturmak için çalışıyor. Raporları
da kesinleşmiş yargı kararı değil, gözleme dayalı ve yorumlar içeriyor. Dolayısıyla
böyle bir raporu “siyasi yorumlara dayalı” bulmanın suya “ıslak”, ateşe “el
yakacak kadar sıcak” demekten bir farkı var mı?
Medyada
yeraldığına göre önceki AGİT raporlarının Türkçesi de yayınlanıyormuş. Bu kez yalnızca
İngilizcesi yayınlanmış ve basın toplantısı yapılmamış. Herhalde seçim öncesi
gerginlik çıkmasın diyedir. Ayrıca, bütün sorunlardan bahsedilmemiş. Örneğin muhalefet
partilerine yönelik saldırılara, tüm partilere medyada eşit yer verilmeyişine
ve sandıkların taşınabileceğine değinilmiyor. Dolayısıyla “ılımlı” olduğu
söylenebilir. İktidar ve muhalefetin raporu kendi açılarından yorumlamasına
karşılık, bizce şu iki saptama önemli görünüyor: 1- “Başkanlık kampanyasında,
genel kutuplaşmayı yansıtan biçimde meydan okuyucu bir ton hakim.” 2- “Tüm
adaylar birbirlerine karşı sert bir söylem kullanırken, mevcut başkan diğer
adaylar ve partilerden defalarca terörizm destekçisi olarak söz etti.”
İçinde yaşadığımızdan,
bize olağan geliyor; Türkiye’de uzun süredir derin bir kutuplaşma var. Bu,
dışarıdan bakanları ürkütüyor. Haksız da sayılmazlar. Çünkü nedenini
anlayamıyorlar. Daha doğrusu, çatışmaların hiç eksilmediği bir coğrafyada
sıradan bir iktidar hırsıyla bu denli bir kutuplaşma yaşanmasını anlamsız
buluyorlar.
Ülkede
kutuplaşma her zaman vardı ama bu denli sığ gerekçelerle ve sert yaşanmasına
2007’den bu yana tanık oluyoruz. Hatırlanacağı üzere cumhurbaşkanını halkoyuyla
seçme kararı bu yıl alınmıştı. Ve ardından 22 Temmuz’da yapılan seçimlerden
başlayarak, siyasi tartışmalar kutuplaştırıcı bir üslupla yapılır oldu. Adeta,
“başkanlık sistemine” hazırlanılıyordu. Çünkü iktidar olmak için yüzde 50+1 oy
gerekiyordu. Bu da iktidar partisini, seçmeni ikiye bölecek siyasi taktikler
izlemeye yönlendirdi.
İktidarı
kazanmak için kutuplaşma olması normaldir. Amaç, yönetimi ele geçirip
zenginliklerden daha çok pay almaktır. Bunun için bir program ortaya konur ve
siyasi parti, destekleyicileri, daha geniş toplum kesimleri bir ideoloji
etrafında toplanmaya çağrılır. Böyle bir ideolojiyi benimseyenler, ancak
kendileri gibi düşünenlerin ülkeyi refaha kavuşturacağına inanır. Siyasi
hareketler bu çerçevede birbirleriyle rekabete girerek, karşı saflara ayrışır.
Ülkemizdeki
belli başlı ideolojiler milliyetçilik, dindarlık, Atatürkçülük ve genel olarak
sosyalizmden kaynaklanan sol fikirlerdir. Elbette bunlar saf halde bulunmaz, birbirlerinden ve başka düşüncelerden de
etkilenirler. 1970’lerde toplumun “sağ” ve “sol” kutuplara çekildiği zamanlarda
bile, bu ideolojiler arasındaki sınırlar geçirgendi. Taraflar birbirleriyle
çatışsalar da, genel olarak ülkenin
bağımsızlığı ve devletin toplumsal sorunlara çözüm üretmenin en önemli aracı
olduğu gibi konularda, söyleyebilecek ortak sözleri vardı. Örneğin bir kasaba
yakınındaki orman arazileri özelleştirilerek maden araması için altüst edilmeye
kalkışılsa, her görüşten insan buna karşı çıkardı. 12 Eylül darbesinin ardından
başka bir toplum düzenine geçilirken, toplumdaki birleştirici eksen de ortadan
kaldırıldı. Toplum, devletin ekonomiden çekilmesine karşı direnemediği için
dayanaklarını kaybetti. Piyasa düzenine geçiş ve ülke ekonomisinin küresel
sermayeye açık hale gelmesi sürekli övülerek göklere çıkarıldı. Dindar,
milliyetçi, sosyalist farketmez; “milli, bağımsız, planlı ekonomi” lafı edene
“geri kafalı, dinozor” denildi. İşte bugünün dindar mı, milliyetçi mi, liberal
mi olduğu belirsiz iktidar partisinin belirsiz ideolojisi bu ortamdan
beslenerek gelişti.
Asıl ürkütücü
olan AGİT raporunda belirtildiği gibi kutuplaşma değil, bu kutuplaşmanın
herhangi bir amaç ve sınırdan yoksun biçimde yaşanmasıdır. Zaten iktidarda olan
bir siyasi parti, siyasi ömrünü daha da uzatmak için yukarıdan aşağı doğru bir
kutuplaşma politikası izliyor. Bu politikaların kendi taraftarları dışında
kalan toplumun yarısını ikna edemediği, kaç seçimden beri görülüyor. Evet,
başka seçenekleri olmadığı için muhalifler sürekli iktidarın sözlerini dinliyor
ve yanıt vermeye çalışıyorlar. Ama seslerini eşit olarak duyuracak güçleri
olmadığından, karşı taraftaki kitlelere ulaşamıyorlar. Bu yüzden, eski kutuplaşmalardakine
benzer biçimde, taraflar arasında geçişler olmuyor. Özellikle iktidar kanadı,
muhaliflerin haklı mı haksız mı olduğunu düşünmekten uzak. Nedeni basit:
kendilerini tarif ederken yararlandıkları hiçbir kaynağı tutarlı biçimde
taşımıyorlar. Milliyetçilik, dindarlık gibi herhangi bir fikri bile tutarlı
olarak savunsalar, en azından kendileri gibi düşünmeyenlere kulak verebilirler
ama yok. İnanç, gösterişe dönüşmüş. Milliyetçilik ise ABD’ye “heyt” çekip
Putin’in gölgesine sığınmaktan ibaret.
İnançlar, dünya
görüşleri, büyük düşünceler geniş toplum kesimlerini birleştiren çimento
gibidir. “Siyaset böler, ideolojiler birleştirir” diye bir söz vardır. Bugün
Türkiye siyaset temelinde bölünürken, topluma dayatılan cehalet ve uygulanan
baskılar nedeniyle korkunç bir ideolojisizlik sonucu dağılıyor. Hangisi olursa
olsun tutarlı bir ideoloji çıksa ve tüm toplumu kucaklamaya çalışsa, bu kötü
gidişe dur diyebilecek gücü toplar. Ama yok. İnanç, dayanışma, ahlak, amaç
ortaklığı gibi değerlerden yoksun bir iktidar gücü, muhaliflerini de kendine
benzetiyor. İktidarı kim alırsa alsın, bir an önce bu durumdan çıkılmazsa,
toplum daha da çürüyecektir. Yetişkinleri bir yana çocuklara, hayvanlara,
sakatlara tecavüz edilen bir ülkede yaşıyoruz. Yaşlıların kefen parası
çalınıyor. Kalabalıkların karşısına geçip küfür ediliyor. Kimse bu toplum adına
verilen sözlere güvenmiyor. Daha ne diyelim ki. Tehlikeli olan kutuplaşma
değil, yönelecek umudun kalmaması. Ha, bir umut var elbette her zamanki gibi. O
da ilk adımı, düşman sayılanların en düşmanının elini tutarak atmak. Bu kimseye kaybettirmez ama durumun sorumlularına her şeyi kaybettirmeye yeter de artar.
İktidar sahiplerinin düşmanlaştırdıkları birbirlerinin elinden tutabilirse, işte
umut budur.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.