Blog Arşivi

17 Haziran 2018 Pazar

ÇÜRÜTEN KUTUPLAŞMA




Seçimlerden bir ay önce Türkiye’ye gelen AGİT (Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı) heyeti, 15 Haziran’da bir ara rapor yayınladı. Seçim sonuçları kesinleştikten sonra yayınlayacağı bir raporla çalışmasını tamamlayacak. Ara raporun eksiği var fazlası yok. Ancak bize yeni bir şey söylemese de, uluslararası kamuoyu açısından önemli.


AGİT 57 devletin üye olduğu bir örgüt. Soğuk savaş döneminde bloklar arası yakınlaşma için kuruldu ve SSCB’nin dağılışı sonrasında da varlığını korudu. Siyasi, askeri, ekonomik, çevre ve insani sorun alanlarında uluslararası güvenlik ve işbirliğini arttırmak için çalışıyor. Bilindiği üzere bu konular siyasal istikrarın ve küresel sermaye akışının korunması bakımından önemli. Üyelerin yükümlülüklerine ne kadar uyduğuna bakıyor, raporlar yazıyor, toplantılar düzenliyor. AGİT devletlerin iç işleyişine de bakarak, demokrasi ve hukuk alanında yaptıklarını izliyor. Böylece iç çalkantıların yolaçabileceği uluslararası huzursuzlukların doğmadan önüne geçmek mümkün oluyor. Seçimlere ilişkin ülke raporları hazırlamak da işleri arasında. Benzer kuruluşlar gibi, AGİT’in de herhangi bir yaptırım gücü yok. Ama çalışmaları, uluslararası ilişkilerde dikkate alınıyor ve bir ölçüt oluşturuyor.

Rapora içerdiği eleştiriler yüzünden, Dışişleri Bakanlığı sözcüsü aracılığıyla sert bir yanıt verildi. Elbette hükümet raporu kabullenmek zorunda değildi. Ancak yanıtta geçen şu cümle dikkat çekiciydi: “…anılan belgede, mevcut seçim süreci hakkında sahadaki gerçeklerle örtüşmeyen hatta siyasi nitelikli bazı yorumlara yer verildiği görülmüştür.” Altını çizdiğimiz bölüm oldukça ilginç. AGİT zaten devletlerarası ilişkilerde siyasi bir dayanak oluşturmak için çalışıyor. Raporları da kesinleşmiş yargı kararı değil, gözleme dayalı ve yorumlar içeriyor. Dolayısıyla böyle bir raporu “siyasi yorumlara dayalı” bulmanın suya “ıslak”, ateşe “el yakacak kadar sıcak” demekten bir farkı var mı?

Medyada yeraldığına göre önceki AGİT raporlarının Türkçesi de yayınlanıyormuş. Bu kez yalnızca İngilizcesi yayınlanmış ve basın toplantısı yapılmamış. Herhalde seçim öncesi gerginlik çıkmasın diyedir. Ayrıca, bütün sorunlardan bahsedilmemiş. Örneğin muhalefet partilerine yönelik saldırılara, tüm partilere medyada eşit yer verilmeyişine ve sandıkların taşınabileceğine değinilmiyor. Dolayısıyla “ılımlı” olduğu söylenebilir. İktidar ve muhalefetin raporu kendi açılarından yorumlamasına karşılık, bizce şu iki saptama önemli görünüyor: 1- “Başkanlık kampanyasında, genel kutuplaşmayı yansıtan biçimde meydan okuyucu bir ton hakim.” 2- “Tüm adaylar birbirlerine karşı sert bir söylem kullanırken, mevcut başkan diğer adaylar ve partilerden defalarca terörizm destekçisi olarak söz etti.”

İçinde yaşadığımızdan, bize olağan geliyor; Türkiye’de uzun süredir derin bir kutuplaşma var. Bu, dışarıdan bakanları ürkütüyor. Haksız da sayılmazlar. Çünkü nedenini anlayamıyorlar. Daha doğrusu, çatışmaların hiç eksilmediği bir coğrafyada sıradan bir iktidar hırsıyla bu denli bir kutuplaşma yaşanmasını anlamsız buluyorlar.  

Ülkede kutuplaşma her zaman vardı ama bu denli sığ gerekçelerle ve sert yaşanmasına 2007’den bu yana tanık oluyoruz. Hatırlanacağı üzere cumhurbaşkanını halkoyuyla seçme kararı bu yıl alınmıştı. Ve ardından 22 Temmuz’da yapılan seçimlerden başlayarak, siyasi tartışmalar kutuplaştırıcı bir üslupla yapılır oldu. Adeta, “başkanlık sistemine” hazırlanılıyordu. Çünkü iktidar olmak için yüzde 50+1 oy gerekiyordu. Bu da iktidar partisini, seçmeni ikiye bölecek siyasi taktikler izlemeye yönlendirdi.

İktidarı kazanmak için kutuplaşma olması normaldir. Amaç, yönetimi ele geçirip zenginliklerden daha çok pay almaktır. Bunun için bir program ortaya konur ve siyasi parti, destekleyicileri, daha geniş toplum kesimleri bir ideoloji etrafında toplanmaya çağrılır. Böyle bir ideolojiyi benimseyenler, ancak kendileri gibi düşünenlerin ülkeyi refaha kavuşturacağına inanır. Siyasi hareketler bu çerçevede birbirleriyle rekabete girerek, karşı saflara ayrışır.

Ülkemizdeki belli başlı ideolojiler milliyetçilik, dindarlık, Atatürkçülük ve genel olarak sosyalizmden kaynaklanan sol fikirlerdir. Elbette bunlar saf halde bulunmaz,  birbirlerinden ve başka düşüncelerden de etkilenirler. 1970’lerde toplumun “sağ” ve “sol” kutuplara çekildiği zamanlarda bile, bu ideolojiler arasındaki sınırlar geçirgendi. Taraflar birbirleriyle çatışsalar da,  genel olarak ülkenin bağımsızlığı ve devletin toplumsal sorunlara çözüm üretmenin en önemli aracı olduğu gibi konularda, söyleyebilecek ortak sözleri vardı. Örneğin bir kasaba yakınındaki orman arazileri özelleştirilerek maden araması için altüst edilmeye kalkışılsa, her görüşten insan buna karşı çıkardı. 12 Eylül darbesinin ardından başka bir toplum düzenine geçilirken, toplumdaki birleştirici eksen de ortadan kaldırıldı. Toplum, devletin ekonomiden çekilmesine karşı direnemediği için dayanaklarını kaybetti. Piyasa düzenine geçiş ve ülke ekonomisinin küresel sermayeye açık hale gelmesi sürekli övülerek göklere çıkarıldı. Dindar, milliyetçi, sosyalist farketmez; “milli, bağımsız, planlı ekonomi” lafı edene “geri kafalı, dinozor” denildi. İşte bugünün dindar mı, milliyetçi mi, liberal mi olduğu belirsiz iktidar partisinin belirsiz ideolojisi bu ortamdan beslenerek gelişti.

Asıl ürkütücü olan AGİT raporunda belirtildiği gibi kutuplaşma değil, bu kutuplaşmanın herhangi bir amaç ve sınırdan yoksun biçimde yaşanmasıdır. Zaten iktidarda olan bir siyasi parti, siyasi ömrünü daha da uzatmak için yukarıdan aşağı doğru bir kutuplaşma politikası izliyor. Bu politikaların kendi taraftarları dışında kalan toplumun yarısını ikna edemediği, kaç seçimden beri görülüyor. Evet, başka seçenekleri olmadığı için muhalifler sürekli iktidarın sözlerini dinliyor ve yanıt vermeye çalışıyorlar. Ama seslerini eşit olarak duyuracak güçleri olmadığından, karşı taraftaki kitlelere ulaşamıyorlar. Bu yüzden, eski kutuplaşmalardakine benzer biçimde, taraflar arasında geçişler olmuyor. Özellikle iktidar kanadı, muhaliflerin haklı mı haksız mı olduğunu düşünmekten uzak. Nedeni basit: kendilerini tarif ederken yararlandıkları hiçbir kaynağı tutarlı biçimde taşımıyorlar. Milliyetçilik, dindarlık gibi herhangi bir fikri bile tutarlı olarak savunsalar, en azından kendileri gibi düşünmeyenlere kulak verebilirler ama yok. İnanç, gösterişe dönüşmüş. Milliyetçilik ise ABD’ye “heyt” çekip Putin’in gölgesine sığınmaktan ibaret.

İnançlar, dünya görüşleri, büyük düşünceler geniş toplum kesimlerini birleştiren çimento gibidir. “Siyaset böler, ideolojiler birleştirir” diye bir söz vardır. Bugün Türkiye siyaset temelinde bölünürken, topluma dayatılan cehalet ve uygulanan baskılar nedeniyle korkunç bir ideolojisizlik sonucu dağılıyor. Hangisi olursa olsun tutarlı bir ideoloji çıksa ve tüm toplumu kucaklamaya çalışsa, bu kötü gidişe dur diyebilecek gücü toplar. Ama yok. İnanç, dayanışma, ahlak, amaç ortaklığı gibi değerlerden yoksun bir iktidar gücü, muhaliflerini de kendine benzetiyor. İktidarı kim alırsa alsın, bir an önce bu durumdan çıkılmazsa, toplum daha da çürüyecektir. Yetişkinleri bir yana çocuklara, hayvanlara, sakatlara tecavüz edilen bir ülkede yaşıyoruz. Yaşlıların kefen parası çalınıyor. Kalabalıkların karşısına geçip küfür ediliyor. Kimse bu toplum adına verilen sözlere güvenmiyor. Daha ne diyelim ki. Tehlikeli olan kutuplaşma değil, yönelecek umudun kalmaması. Ha, bir umut var elbette her zamanki gibi. O da ilk adımı, düşman sayılanların en düşmanının elini tutarak atmak. Bu kimseye kaybettirmez ama durumun sorumlularına her şeyi kaybettirmeye yeter de artar. İktidar sahiplerinin düşmanlaştırdıkları birbirlerinin elinden tutabilirse, işte umut budur.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

Blog Arşivi