İktidar partisinin seçim reklâmlarından birinde “başörtüsü yasağını kaldırdık” deniyor. Elbette oyunun kuralı gereği, seçimlerin ruhuna uygun davranıp “demokrasi, özgürlük” söylemleri kullanmak için. Ama yasak yıllar önce kalktı ve bu da o zamanın muhalifi, bugünün iktidar ortağı Devlet Bahçeli’nin çağrısıyla gerçekleşti. İktidar nedense bu işi geçen hafta ve kendi alın teriyle yapmış gibi konuşuyor. Çünkü OHAL altında seçime gidiyor ve elinde “demokrat” olduğunu ileri sürebileceği başka hiçbir kanıt yok.
Ne olacağı ve ne
diyeceği iktidarın kararıdır; biz her durumda, baskı ve zulüm sahibi tüm
iktidarların karşısındayız. Tıpkı bir zamanlar, başörtüsü sorunumuz olmadığı
halde okullara alınmayan ve mücadele eden öğrencileri desteklediğimiz gibi. Tıpkı
bugün zorunlu din dersine karşı çıkan kimi ailelerin yanında olduğumuz gibi.
Muhalif olmak,
iktidarların hukuk ve ahlak dışı davranışlarını eleştirmeyi gerektirir. Ama bu,
otomatik olarak iktidardan zarar gören herkesin yanında olacağımız anlamına
gelmez. Çünkü iktidarlar çözüm getiriyoruz diye kimseye sormadan iş yaparken,
birçok sorun yaratırlar. Aptallıkları yüzünden değil; kestirmeden çözüm
getirmek yerine, bin tane tilkinin kuyruğunu birbirine bağlayarak, değişik çıkarları
dengelemeye çalışırken yeni sorunlara yol açarlar. Burada da kalmaz, sorumlu
başkasıymış gibi konuşup, melek rolü oynarlar. Bir kısım halk bunu yutar ya da
yutmuş gibi yapar. Karşılığında iktidardan yardım, sadaka, hoşgörü bekler. Bu
iktidarın egemenliği önünde eğilmektir. Mutlaka ödüllendirilir.
Hakkı için
mücadele etmek yerine efendisinin kapısında sızlanan, bizden değildir. Çünkü gelecek
kuşaklara bırakılacak en değerli miras kâğıt üstündeki haklar değil, hakkın ancak
mücadeleyle alındığı bilgisidir. Zamanla haklar kaybedilebilir. Eskiden haklı
olan, iktidarın tadını aldıktan sonra haksızlık yapabilir. Bu yüzden şuna buna
bel bağlamaktansa, kendin mücadele edebilmeli ve bunu gelecek kuşaklara
aktarmalısın. Nitekim bu doğrultuda geçmişte başörtüsü için mücadele edeni
destekledik. Ama direnmeyip çözümü hükümetlere havale eden ya da okumak için
yurtdışına gidenle ilgilenmedik. Bu arada “sol” adına, kimileri üniversitelerde
başörtüsü yasağını savunuyordu. Hatta bu anlayışlarının doğruluğunu “bilimsel” yollarla kanıtlamaya çalışıyorlardı. Bu
tutum, solun kendi kendisiyle çelişkisiydi.
Yalnız
Türkiye’de değil, bütün dünyada “muhalefet” denilince “sol” akla gelirken “sağ”,
kurulu düzenden yana olarak kabul edilir. Bu nedenle sağ, muhafazakârdır. Sol ise şu ya da bu biçimde değişimden yana
ve yenilikçidir. Bu yüzden sağcılar somut işlerden yana, solcular ise biraz
hayalci kabul edilir. Çünkü değişim somut bir şey değildir ve tartışmalı bir
konudur. Ne, neden, nasıl değişecek, sonucu iyi mi kötü mü olacak, belli
değildir. Dolayısıyla solun bir özelliği değişimse, diğeri bu konudaki sorulara
farklı yanıtlar vermesidir. Öyle ki, bu düzenin tümüyle yıkılıp yenisinin
kurulmasını savunan da, Dünya Bankası uzmanı olarak Türkiye’ye gelip bakanlık
yapan ve şu an iktidarın uyguladığı ekonomi politikaların temelini atan Kemal
Derviş de aynı sepete atılarak, “sol” sayılır. Tabi Derviş gibilerin
“solculuğu” toplumun egemenlerine yarayan ve onlar tarafından tanımlanmış bir
solculuktur. Sol ne kadar güçsüz olsa da, geleneksel bakımdan mazlumdan yana
bir fikir olarak bilinir. Bu yüzden egemenler bir kısım sağcıları “sol” diye
sunarak toplumdan destek sağlamaya çalışırlar.
Zayıf durumundan
yararlanarak solu sola tarif edenler, Türkiye’de solun iki rakibi olduğunu vurgular:
milliyetçilik ve din. Zamanla bu görüş sol içinde de yayılmış ve bu iki rakibe
ait düşünce ve davranışların toptan reddedilmesi gerektiği savunulur olmuştur. Ancak
bu durum, sola kaynaklık eden
düşüncelerle ve gerçeklerle uyuşmaz. Dinin özü inançtır ve bilim gibi doğruluğu
yanlışlığı tartışılabilen bir düşünce değildir. Millet ve buna dayalı olarak
gelişen milliyetçilik ise, dil, tarih ve genel olarak kültür ortaklığından
kaynaklı duygu ve düşüncelerin birliğidir. Bir inanca ve millet fikrine bağlı
olma gereksinimi, insanın toplumsal varlık oluşuyla ilgilidir. İnsan, toprağa
düşen bir tohum ya da yumurtadan çıkan civciv misali doğal koşullara ayak
uydurarak yaşayabilen bir canlı türü değildir; tersine, koşulları değiştirerek
ve bunu da toplum aracılığıyla yaparak yaşar. Yaşam boyu gördüğümüz ve
düşündüğümüz her şey, toplumun eseridir. Toplum, insanın doğa içindeki yuvası
gibidir.
Yaşamak için bu
denli gereksinim duyduğumuz toplum, toparlayıcı bir merkez olmadan bir araya
gelemez. Aynı zamanda öncü güç gibi davranan böyle bir merkez de, ortak
fikirler olmadan hiç kimseyi bir araya getiremez. Toplumu birleştiren fikirler,
tarih boyu, o toplumun üyeleri tarafından dile getirilmiş, benimsenmiş,
savunulmuş düşüncelerin derlemesi gibidir. Fikirlerin birleştirici rolü belli
bir anda oynaması, o anki gereksinimlerle ilgilidir.
Ancak bir fikir
ne kadar birleştirici olursa olsun,
yekpare bir bütün değildir; mülkiyet ve çıkar temelinde farklılıklar
gösterir. Önceleri tek bir düşünce olarak başlar ve zamanla çıkar
çatışmalarının etkisi altında yeniden yorumlanarak “hani dinimize göre hepimiz
kardeş değil miyiz” ya da “hepimiz aynı milletten gelmiyor muyuz” soruları
eşliğinde farklı kollara ayrılır. Aynı inancı ya da milliyetçiliği savunuyormuş
gibi görünen birçok fikir ortaya çıkar. Bunlar uzaktan ve dışarıdan birbirinin
benzeridir. Ama azıcık araştırıldığında yalnızca sözlerinin benzediği,
bazılarının zalimden, bazılarının mazlumdan yana olduğu görülür. Hangisinin ne
tarafta olduğunu ise kelimelere bakarak değil, bu düşünceleri savunanların
yaptıklarına bakarak anlayabiliriz.
Bütün fikirler
hak için de, haksızlık için de kullanılabilir. Her iki durumda da, taraflar
kendi içlerinde birlik oluşturabilmek için aynı fikrin değişik biçimlerini bayrak
haline getirebilirler. Böyle bir durumda bayrağın üstünde yazılana değil,
bayrağı tutan elin ne yaptığına bakacağız. Çalıyor mu, çalışıyor mu? Kendi
alınterini mi, yoksa başkasınınkini mi yiyor? Toplumu kucaklayan fikirlerin
çıkış amacı genel çıkarları savunmak olduğu için, bunların zamanla dar bir
kesimin çıkarlarını savunur biçimde değişikliğe uğratılması gözden kaçmaz. Ve
zaten böyle bir değişikliğe uğrayan fikir alçalarak, kendini değersizleştirir.
Örneğin
milliyetçilik; gerçekten milletin çıkarlarını savunuyorsa, şimdiye dek
Türkiye’nin NATO üyeliğine neden karşı çıkmamış? Ara sıra günlük gerekçelerle,
belli ülkelerin mallarını boykot çağrıları yapan milliyetçiler, emperyalizme
karşı neden hiçbir plan-program sunmazlar. İnanç, kültür, tarih farklılıkları
nedeniyle başka milletlerden olanları aşağılayıp kendi milletini üstün görmenin,
düşmanlık yaratmak ötesinde ne yararı olabilir? Bu yüzden mazlumun birliği ve
dirliğinden yana olan milliyetçiliğin yanında, NATO ve IMF milliyetçilerinin
karşısında olmak gerekir.
Din için de
aynısı geçerli. Bir toplumun hayatında bilim ne gibi bir rol oynuyorsa, dinin
rolü de aynıdır. Her ikisi de kendiliğinden “ilerici” ya da “gerici” değildir; toplumsal
anlamlarını, ezen ya da ezilenlerin hizmetinde olmalarına göre kazanırlar. Bir
inanç içeriğinden uzaklaştırılarak gösterişli hale getiriliyor ve adeta “bak
ben böyle inanıyor ve ibadet ediyorum” diye herkesin gözünün içine sokuluyorsa,
samimiyetsiz hale geliyor ve ezenin hizmetinde kullanılıyor demektir. Bu tür
ayrımları hayat koyar. Neye karşı neden yana olmak için gerçeklere bakmak
yeterlidir. Bunun dışında hiçbir fikre ve davranışa peşinen karşı olunamayacağı
gibi, körü körüne yanında da yer alınamaz…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.