Malum, Rusya’da dünya şampiyonası var. İngilizlerin futbolu şöyle tanımladığı söylenir: “Futbol iki takım ve bir topla oynanan, sonunda Almanların kazandığı bir oyundur.” Bir gözümüz maçta, diğeri seçim sonuçlarında televizyon izliyoruz. Henüz YSK kesin sonuçları açıklamadan kutlamalar, havai fişekler, silah sesleri başlıyor. Devletin haber ajansı ve televizyonu şenliğe katılıyor. Sanki şampiyonluk maçı kazanılmış gibi. Bu koşullarda seçimleri şöyle tanımlamak herhalde yanlış olmaz: “Seçim, değişik partilerin katıldığı ve birçok şaibenin dolandığı ama sonunda iktidar partisinin kazandığı bir oyundur.”
“Zurnada
peşrev, teşbihte hata aranmaz” derler. Bir fikri açıklarken, örneğin güneş ve
portakalı birbirine benzetebiliriz. Ama benzetmeyi daha ileri götürürsek
saçmalamaya başlarız. Futbol ve seçimleri karşılaştırmanın da böyle bir riski
var. Bunu göze alarak devam edelim. Bakalım biz mi, yoksa futbolu “bir oyun”
sayarken seçimleri “ülkenin kaderini tayin eden bir olay” diye yorumlayanlar mı
saçmalıyor, göreceğiz. Bize göre biri ne kadar oyunsa, diğeri de en az onun
kadar oyun. Her ikisi de bir ülke kaderine aynı düzeyden hareketle ve sınırlı
olarak etki edebilir. Çünkü ikisinde de “şans, kader, kısmet” denilen ve
öngörülemeyen tekil ya da rastgele etkenlerin sonuç üzerindeki rolüne karşılık,
olağan koşullarda örgütlü ve güçlü olanın kazanma olasılığı daha yüksektir. Futboldan
devam edelim:
Futbolu İngilizlerin icat ettiği
söylenir. Bu, papağan ya da ananas gibi tropikal canlılarının onlara ait
olduğunu söylemek kadar saçmadır. Ama bu tür canlıların doğal yaşam alanlarını
sömürgeleştirdikleri ve aralarında bunlar da olmak üzere yağmaladıklarını
ticaret yoluyla dünyaya yaydıkları, doğrudur. İngilizler, büyük olasılık
futbolu da sömürge ülke halklarından öğrenmiş ve dünyaya yaymışlardır. Yakın
zamandaki en büyük başarıları, büyük çekişmeyle geçen ve İngilizlerin bir
golünün top çizgiyi geçmedi diye sayılmadığı 1966’da Almanya ile final
oynadıkları maçtır. İki takım 1990 şampiyonasında yarı finalde tekrar
karşılaşmış, normal süresi 1-1 biten maçı penaltılarla Almanya kazanmış ve
finalde şampiyon olmuştur. İngilizlerin dalga geçmek için yukarıdaki sözü
söylediği ileri sürülür.
Ve aynı söz, geçtiğimiz Cumartesi akşamı
Almanya’nın İsveç’i son saniye golüyle yenmesi üzerine tekrar hatırlandı. İsveç
ilk maçı kazandığı için Almanya karşısında rahattı ve beraberlik bile
yetiyordu. İlk maçta yenilen Almanya’nın ise galibiyet dışında bir amacı yoktu.
Herhalde Almanlar dışında herkes, Almanya’nın yenilmesini istiyordu. Almanya
sayısız gol fırsatı yakaladı ama atamadı. İsveç ani atakla bir gol attı ve savunmaya
çekildi. Almanya maç boyunca bastırdı ve önce beraberlik, ardından galibiyeti
yakaladı. Almanlar hariç, hayal kırıklığı diz boyuydu. Ancak futbola gerçekçi
yaklaşanlar durumu soğukkanlılıkla karşılayabilir ve gereğini yerine getirenin
kazanmasının normal olduğunu düşünebilirdi.
Almanya yenilir ve elenebilirdi de. Ama
kazanmaya daha yakında ve kazandı. Dolayısıyla elense bile bu gerçek
değişmeyecekti. Kazanırken hakemin kararları ya da “şans” denilen olasılık
farklılıklarının mutlaka etkisi vardı. Ama kazanmasını sağlayan, gücüydü. Şöyle
açıklayabiliriz: Her iki ülke de bizim gibilerle karşılaştırılamayacak kadar zengin.
Bunu, kendi emekçilerinin yanı sıra bizleri de sömürmelerine borçlular. Zengin
ülkelerde spor, sanat, bilim, hukuk vb. “üstyapı” denilen işlere kolayca zaman,
para, personel ayrılır. Buralarda disiplin ve bilgiye dayalı olarak
çalışabilecek birçok kişi yetiştirilir. Zaten unun sonuçları sahada da
görülüyor. Takımları, makine gibi oynuyor. Yorulan çıkıyor, yerine giren onu
aratmıyor. Maç sırasında üçer oyuncu değiştirme haklarını kullandılar. İsveç’in
değiştirdiği bir oyuncunun hatası sonucu Almanya golü buldu. O oyuncu yerine
başkası olsa belki aynı hatayı yapmayacak ve Almanya üst tura geçemeyecekti.
Ama bu neyi değiştirir ki, Almanya bu turnuvada elense bile sonrakine
hazırlanırken eksiklerini gözden geçirecek, boşlukları kapatacak ve tekrar
kazanmak için diğerlerinden daha uygun bir konuma gelecek güçteydi. Biz yine
Almanya’dan nefret etsek bile, bu nefretimiz onun kazanmaya en yakın takım
olduğu gerçeğini hiç mi hiç etkilemeyecekti.
Sonuçta bu dünya düzeni içinde,
ekonomisi güçlü olan, gücünü en üst düzeyde kullanabileceği bilgi ve örgütlenme
düzeyine er geç ulaşıyor. Bunu başaramazsa, yerini bir benzeri alıyor. Bu
sırada biz hep Senegal, Kamerun, Kolombiya’nın kazanmasını istiyor, Messi gibi
oyunculardan mucize bekliyor ama Almanya gibilerin kazanmasına boyun eğiyoruz.
Bunun böyle olacağını bildiğimiz için gerçekle uzlaşmaya çalışıyor ve hiç
olmazsa arzularımıza en yakın takım olan Brezilya’nın kazanmasına razı oluyoruz.
Oysa Brezilya da artık Almanya gibi oynuyor. Öyleyse neden Brezilya gibileri
destekliyoruz? Rengine, çok eskiden kalma anılara ve arada bir Brezilyalı
oyuncuların asla Almanlar tarafından yapılamayacak bir hareket göstermesine
bakarak, kendimizi kandırıyoruz. Futbol tutkunları, televizyon ekranına kilitlenip
saatlerce maç izlerken, bazen heyecanla havalara zıplarken, aslında
çocukluklarını hatırlıyorlar. Eski bir ünlü futbolcunun adını bağırarak sokak
aralarında top koşturdukları günlere döner gibi oluyorlar. Ya da yenilseler
bile, sahada gelecek maça dair bir umut görmeye çalışıyorlar. Bu kadar futbol yeter, artık seçim gerçeğine
dönebiliriz:
Seçimler, siyasetin olağan akışının bir
parçasıdır. Siyaset, toplumu yönetmek için yapılır. Yönetmeye en yakın olan,
doğal olarak en güçlü olandır. Bizim seçimle belirlediğimiz güç, temsili bir
güçtür. Yani topluma egemen olan asıl güçleri temsil eden yürütme gücüdür,
hükümettir. Kural koymak da dâhil, kurulu düzenin kuralları içinde seçilen
hükümetler, düzeni sürdürerek mevcut egemenlerin konumunu da korumuş olurlar.
Elbette bu hizmetin karşılığını, taraftarlarını zenginleştirerek alırlar. Bir
ülkenin egemenleri, o ülkedeki sermayenin, toprakların, sanayi kuruluşlarının
sahipleri ve bu işleyişi koruyan güçlerin yöneticileridir. Bu koşullarda bir
hükümetin yerine başka bir hükümetin gelmesinin bir düzen değişikliği
yaratmayacağı çok açıktır. Buna rağmen seçimlere büyük anlamlar yüklemenin ve
onu sanki siyasetin üstünde bir olaymış gibi anlatmanın iki gerekçesi vardır:
Birincisi toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan dar gelirli, yoksul, ezilen
kesimleri sanki bir partiye oy verirlerse kaderleri değişecekmiş gibi kandırıp
seçim oyununa çekmek ve böylece düzeni eleştirmelerinin önüne geçmektir. İkincisi,
iktidardaki hükümetin yerine kendilerininkinin gelmesi sayesinde iş, ihale,
kredi, koltuk vs. çıkarlar elde edecek olanların seçimi kazanmayı herkesin
çıkarınaymış gibi göstermeleri ve ülke kaderini belirleyecekmiş gibi konuşmalarıdır.
Sonuçta seçimi parası, örgütü,
disiplini, kararlılığı, isteği, çabası fazla olan kazanır. Bir toplumun en
bilgili, örgütlü, disiplinli, zengin vb. gücü bizzat hükümetin kendisidir.
Bunu, devlet olanaklarını kullanarak gösterir. Bir taraftan temsil ettiği
egemenlere, diğer taraftan oy istediği seçmenlere elindeki olanaklarla güvence
verir. Hükümetler bir yana, bugün bir muhtarın elinde bile kullanabileceği
çok büyük zenginlikler vardır. Kapitalizmin krizi, egemenlerin elinde
harcayacak yer bulamadıkları çok büyük paraların birikmesine yol açıyor. Öte
yandan medya tekelleri, günlük yaşamın her alanına girmiş durumda. Bu
koşullarda bir hükümetin tekrar seçilememesi için aptal olması gerekir.
Muhalefetin ise, böyle bir gücü alaşağı edebilmek için ya devlet olanaklarından
herkesi eşit biçimde yararlandırabilecek kadar güçlü olması, ya da kendi
bağımsız gücünü yönetenlere dayatabilecek örgütlülük, kararlılık ve bilinçte
olması gerekir. Her ikisinin de olmadığı açıktır. Öyleyse umutsuzluğa kapılmak
yerine, bu eksikleri gidermenin çaresine bakılmalıdır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.