ABD'NİN HEGEMONYASININ
ÇÖKÜŞÜNE KARŞI SAVAŞI
ABD
hegemonyası bir süredir düzenli biçimde geriliyor. Kapitalizm gelişimini
sürdürür ve birçok ülke bundan yararlanarak güçlenirken ABD hegemonyasının
böyle bir seyir izlemesi, çöküş sürecine girdiğini gösteriyor. Bu belli bir
başarısızlığın değil, kapitalizmin kendi mezarını kazarak ilerleyişinin
sonucudur. Kapitalizm tarihinin en gelişkin örneği olan ABD’nin egemenleri, düzenin
küresel işleyişi sürecinde devşirdikleri ekonomik ve siyasi gücü yine aynı
sürecin olumsuz etkilerine karşı konumlarını savunmak için kullanıyorlar. Dolayısıyla
İsrail’le birlikte İran’a saldırmalarını da bu çabanın bir parçası olarak
görmek gerekiyor. Yazıda savaş, ABD hegemonyası ve olası gelişmeleri bu
çerçevede ele alıyoruz.
İçindekiler:
Savaş siyasetin
başka araçlarla sürdürülmesidir
Hegemonyaya giden
yol
Hegemonyanın
yükselişi
Hegemonyanın
gerileyişi
Hegemonyanın çöküş
sürecine girmesi
Çöküşü önleme
siyasetlerinin devamı olarak savaş
Sonuç: Çöküş
sonrası olası gelişmeler
*****
Savaş siyasetin başka araçlarla sürdürülmesidir
Her savaşta Clausewitz’in bu soyutlaması hatırlanır. Ancak savaşların ölüme yol açtığı gerekçesiyle yine de gözü kapalı biçimde barıştan yana olunur. Sömürü ve zulmün tarihteki en yüksek düzeyine ulaştığı emperyalizm döneminde olduğumuza göre, “savaş öldürüyor da barış yaşatıyor mu” diye sormak gerekir. Sorunun yanıtını Auguste Maxime’den öğrenelim:
“Geçen yıl The Lancet Global Health'te yayınlanan bir çalışma, elli yıllık bir dönem (1971-2021) boyunca 152 ülkeden yaşa özgü ölüm verilerini analiz etti. Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği tarafından uygulanan tek taraflı ekonomik yaptırımlar ile ölüm oranlarındaki önemli artış arasında önemli bir nedensel bağlantı olduğunu vurguluyor. Yazarların tahminlerine göre, bu politikalar çalışma dönemi boyunca yaklaşık 38 milyon ek ölümle ilişkilendirilmiştir.”[1]
ABD İran’a, biri İran’la, diğeri dünya hegemonyasıyla ilgili iki ayrı siyasetin devamı olarak saldırıyor. İran, Şah döneminde ABD’nin bölgede İsrail kadar önemli bir müttefikiydi. 1979’da Şah’ın yıkılıp İran İslam Cumhuriyetinin (İİC) kurulması sonrası petrol kamulaştırıldı, ABD ile işbirliğine son verildi ve iktidarı halkın desteğiyle orta sınıfların aldığı İslamî bir devrim gerçekleştirildi. Çoğu zaman İİC’nin dine dayanmasına ve muhaliflerine uyguladığı baskılara bakılarak bu gerçek görmezden gelinir. Ama olayın farkında olan ABD, değişen konjonktürlerde değişmez bir siyaset olarak İİC’ni kuşatma altında tutar ve ortadan kaldırmaya çalışır. ABD için önemli olan İİC’nin kendisi değil, kapısını düşmanlarına açmasıdır.
Saldırının
hegemonyayı korumayla ilgili yanına gelince: ABD egemenleri uzunca süredir hegemonyalarının
gerilemesini önlemek amacıyla küresel ölçekte, çok katmanlı ve çok yönlü
siyasetler izliyor. Bunların temelinde,
2008’de ABD’den başlayan ve dünyaya yayılan bunalımı aşmak yatıyor. ABD
ekonomisini tekrar üretken hale getirmeye, Çin ve Rusya gibi rakiplerinin elini
zayıflatmaya, oluşması kaçınılmaz görünen yeni bir küresel düzende yine belirleyici
konumda kalmaya çalışıyor. Ve amaçlarına ulaşmasını kolaylaştıracağı gerekçesiyle
de İran’a saldırıyor. Kısaca hegemonya kavramını ve buna bağlı olarak ABD
hegemonyasının var oluş nedenlerini açıklamaya çalışalım:
Hegemonyaya giden yol
ABD hegemonyası hakkındaki düşünceleri iki grupta toplamak mümkün: İlki, Gramsci’nin “hegemonya” kavramından yola çıkarak ABD’nin diğer devletlerle “zor ve rıza” temelinde ilişki kurduğunun ileri sürülmesi. İkincisi; olgulardan hareketle hegemonyanın zaten ABD’nin ekonomik, siyasi, ideolojik üstünlüğünün doğal sonucu gibi görülmesi.
“Zor ve rıza” temelli tezlerde devletler önce özne gibi ele alınıyor, sonra bunlara karar verme iradesi atanıyor ve devamında hegemonya özneler arası ilişkinin ortak iradesiyle oluşuyormuş gibi açıklanıyor. Hegemonyayı ekonomik, siyasi, ideolojik bakımdan en güçlü devletin doğal egemenliği gibi tanımlamak ise bir açıklama değil, görünenden hareketle “güçlü olanın egemenliğinin gerekçesi güçlü olmaktır” misali totolojik bir akıl yürütme. Birinci grup tezlerin hangi nesnel işleyişin ürünü olduğu belirsiz bir iradeye, ikinci grup tezlerin ise nesnel işleyiş düzenini görünenden ibaretmiş gibi ele almaya dayandıklarını söyleyebiliriz.
Devletler özne değildir, toplumların tarihsel gelişim sürecinde oluşan yaşam düzeninin ve şiddet kullanma tekelinin kurumsallaşmış biçimleridir. Özne, kararları veren siyasi iktidarlardır ve toplumları devlet aracılığıyla yöneterek uygularlar. ABD hegemonyasının oluşumunda ekonomi, coğrafya, nüfus vb. bakımlardan diğer ülkelerden üstün olmanın elbette payı vardır. Ancak bütün bunlar bir siyasi iktidar tarafından yönetilmedikleri sürece devletin bırakalım küresel hegemonya oluşturmasını, ait olduğu toplum üzerinde kendiliğinden etki yaratması bile söz konusu olamaz. Nitekim emperyalizm döneminin başından itibaren ABD dünyanın en büyük ekonomisine sahip olmasına rağmen siyasi irade ülkeyi dünyanın geri kalanından uzak tutma amacı taşıdığından, uluslararası siyasette İngiltere etkindi.
ABD hegemonyasını açıklamak için öncelikle emperyalizm kavramını doğru anlamamız gerekir. Emperyalizm, kapitalizmin dünya ekonomisi haline gelmesidir. Lenin’in emperyalizmi “kapitalizmin en yüksek aşaması” olarak tanımlaması bu çerçevede düşünülmelidir. Buna göre; kapitalizm bir ülkede nasıl işliyorsa dünyada da aynı ilkeler doğrultusunda işler, arada yalnızca ölçek farkı vardır. Bunun dışındaki açıklamalar ya emperyalizmi devletlerin dış politikasına indirger, ya gelişmiş ülkelerden az gelişmişlere sermaye ihracıyla sınırlar, ya da kapitalizmin farklılaşarak bir üst aşamaya geçtiğini ve “ultra emperyalizm/imparatorluk” misali bir dünya tekeline dönüştüğünü ileri sürer. Emperyalizmin bu tür yorumları, dünya ölçeğindeki gelişmeleri kapitalizmin işleyiş ilkeleri temelinde ele almak yerine olgularla ve siyasi iktidarların iradeleriyle sınırlamanın sonucudur.
Bilindiği üzere kapitalizm bütün ülkelerde eş zamanlı ve eşit gelişmiyor, toplumların tarihsel mirası çerçevesinde birçok farklılık gösteriyor. Bu olgu, küresel kapitalist hiyerarşi ve işbölümünün temelini oluşturuyor. Dünyadaki farklı kapitalizmlerin ortak paydasını, toplumların iktisadî yapısına ücretli emek-sermaye ilişkisinin egemen olması ve bunun zorunlu sonuçlarının toplumsal olaylarda belirleyici hale gelmesi oluşturuyor. Emperyalizm; gelişmişlik düzeyleri ve tarihsel miraslarındaki farklılıklar nedeniyle hiyerarşik diziliş içinde olan, küresel işbölümü ile ayrışmış, birbirleriyle rekabet ve işbirliklerine giren, aynı kapitalist işleyiş ilkelerinden kaynaklı iniş ve çıkışların yaşandığı ülkelerden oluşan bir dünya düzenidir. Hegemonya, bu kaotik işleyişin düzenlenmesi gereksinimiyle emperyalizmin kendi içinden çıkan geçici bir siyasi çaredir.
Kapitalizmin artık değere el koymasının ön koşulu, değer üretmeye uygun istikrarlı bir ortam olmasıdır. Bu ortam ülkeler düzeyinde, tarihsel miras olarak devralınan devletlerin kapitalizmle uyumlu hale gelmesiyle sağlanır. Ancak kapitalizmin küresel gelişim sürecinde devralabileceği benzer bir uluslararası miras yoktur. Bunun eksikliği diplomasi ve uluslararası anlaşmalarla giderilmeye çalışılır. Ancak küresel ölçekli gelişmeleri ülke/ulus temelli araçlarla yönetmeye çalışmak, emperyalizmin siyasi düzeydeki yapısal çelişkisini oluşturur.
Emperyalizmin ekonomik düzeydeki yapısal çelişkisi ise, kâr oranlarının düşme eğiliminden kaynaklı kriz dinamiğidir. Bir yandan sermaye akışı bütün sınırları zorlayarak dünyaya yayılırken, diğer yandan kapitalist gelişimin ayrılmaz bir parçası olan yapısal kriz özelliği kendini yıkıcı toplumsal sonuçlara yol açan bunalımlar biçiminde gösterir. Herkes bu kaotik işleyişin düzene sokulması gerektiğinin farkındadır. Ama üretim araçlarının özel mülkiyetine dayanan ve sayısız toplumsal farklılıkla bölünmüş bir sistemde bu mümkün olmaz.
Lenin’in
başlangıcını 1900’ler olarak belirlediği emperyalizm döneminde, ABD hegemonyası
oluşana kadar iki dünya savaşı, iki büyük devrim ve arada 1929 büyük bunalımı
yaşandı. Bu yıllarda İngiltere’nin sömürgecilik döneminden kalma küresel
ilişkileri, altın standardına bağladığı sterlinin dünya parası olarak kullanılması
ve denizlerdeki egemenliği sözünün dinlenmesini sağlasa da bir dünya hegemonyası
oluşması için yeterli olmadı. 1920’de
kurulan Milletler Cemiyeti bir dünya düzeni oluşturma anlayışına dayanmadığı ve
devletler üzerinde baskı oluşturmadığı için işlevsizdi. Cemiyetin kuruluşuna ön
ayak olan ABD bile iç siyasi nedenlerle üyesi değildi. SSCB Ekim Devriminden
beri emperyalist güçler tarafından muhatap alınmadığı için 1934’e kadar
cemiyetin dışında kaldı. Savaştan yenilerek çıkan Almanya’ya dayatılan barış koşullarının
ağır olduğu ve yeni sorunlara yol açacağı bilinmesine rağmen çözüm aranmadı.
Böylece yeni bir dünya savaşına giden yolun taşları el birliğiyle döşendi. Bu
yol aynı zamanda, savaş sonrası oluşacak ABD hegemonyasına çıkıyordu.
Hegemonyanın yükselişi
Amerikan kapitalizmi Eski Dünya’dan farklı olarak kadim toprak düzenlerinin ve merkezî devletlerin bulunmadığı bir ortamda gelişti. Bu sayede oluşumunu zorlaştırıcı feodal engeller ya da savaşmak zorunda kalacağı rekabetçi komşuları olmadı. Kapitalist sınıf, kıtanı bakir topraklarını mülkiyetine geçirmek ve toprağı mülk olarak görmeyen yerlileri yok etmek dışında bir güçlük yaşamadı. İç savaş sanayiye ivme kazandırırken, içeride liberal ve dışa karşı korumacı bir toplumsal yapı oluşumunun da önünü açtı. ABD bu özellikleriyle emperyalizm dönemi öncesinde de dünyanın en zengin ülkesiydi. Savaşlar uzak ülkelerde yaşandığı için doğrudan yıkıcı etkileriyle karşılaşmadı. İki savaşın başlangıcında da tarafsız kalıp taraflarla ticaretini sürdürmesi, zaten gelişkin olan ekonomisini daha da büyüttü. ABD kapitalizminin dış etkilere karşı korunaklı ve özgür bir ortamda gelişmesi hem gücünün, hem de zayıflığının kaynağını oluşturuyordu. Kapitalizm tarihinin dünyayı etkileyen bütün bunalımlarının ABD’den başlayarak yayılması bunun göstergesidir.
ABD dış siyaseti “Monroe Doktrini”ne dayanıyordu. Buna göre Avrupa’daki çatışmalara karışmıyor ve-Trump’ın bugün yapmaya çalıştığı gibi-egemenlik alanı olarak gördüğü Batı Yarımküredeki gelişmelere de karışılmamasını istiyordu. Bu nedenle “Eski Dünyadaki” çatışmalarda genellikle tarafsızlık siyaseti izledi ve I. Dünya Savaşında da böyle davrandı. Ancak Fransa ve İngiltere’nin kaybetme tehlikesi belirdiğinde, Almanya’nın kazanmasını çıkarlarına aykırı bulduğu için savaşın son döneminde bu ülkeye savaş açarak katıldı. Daha sonra bu tavrın iç siyasette eleştirilmesi üzerine, Japonya’nın 1941’de Pearl Harbour’a saldırısıyla kararını değiştirmek zorunda kalana kadar 2. Dünya Savaşına katılmadı. Ama katılma kararı alındığında ise yıllarca izlediği tarafsızlık siyaseti nedeniyle elde yeterli ordu ve silah olmadığı görüldü. Hazır hale gelmek için başlatılan toplumsal seferberlik, ülke tarihinde bir dönüm noktası oluşturdu. ABD egemenlerinin ellerindeki güçle neler yapabileceklerini görmeleri, hegemonyanın doğuşuna yol açtı.
Roosevelt’in “Yeni Düzen” adıyla başlattığı uygulamalar çerçevesinde ekonomi tek merkezden yönetilmeye başlandı. Sanayi ve tarım, askerî gereksinimleri karşılamaya uygun biçimde yeniden düzenlendi. Savaşın maliyetini karşılamak için vergiler arttırıldı, ücretler sınırlandırıldı, tüketim karneye bağlandı, çıkartılan “savaş tahvilleri” tasarruf yapmak isteyenlere ve maaşlarından yapılan zorunlu kesintilerle çalışanlara satıldı. Almanya’nın savaşı kazanacağı belli olunca, önceki savaşta olduğu gibi bir kez daha Roosevelt yönetimi İngiltere ve Fransa’ya yardım için çareler aramaya başladı. Ama her zaman olduğu gibi tarafsızlıktan uzaklaşılacağı eleştirileri buna engel yaratıyordu. Kamuoyunu yatıştırmak için 1941’de “ödünç verme ve kiralama” adıyla bir yasa çıkarıldı. Bu çerçevede başta İngiltere, Fransa ve SSCB olmak üzere 50 kadar ülkeye toplam 50 milyar dolar tutarında ve savaş harcamalarının yaklaşık yüzde 17’sini oluşturan savaş malzemesi ve temel tüketim maddesi gönderildi. Koşulu, savaşta kullanılmayanlar geri verilmesi, kullanılanların bedelinin ödenmesiydi. ABD savaş sonrası ekonomileri çökme noktasına gelen ülkeleri borçları konusunda sıkıştırmadığı gibi, aralarında Japonya ve Batı Almanya’nın da olduğu 16 ülkeye daha “Marshall Yardımı” adı altında yeni yardımlar gönderdi. Borçlar uzun vadede taksitlerle ve sembolik sayılabilecek miktarlarda geri ödendi. ABD’nin asıl kazancı, borçlu ülkelerin kendisine tanıdığı ekonomik-siyasi imtiyazlardı.
Yardımların asıl amacı, sosyalizmin Avrupa’da ve SSCB’ye komşu ülkelerde yayılmasını önlemekti. Sömürgeci birçok batı ülkesi de buna paralel bir yol izledi ve bağımsızlık savaşlarının sosyalizme yönelmesi tehlikesinden kaçınmak için karşılıklı anlaşmalarla sömürgelerinin bağımsızlıklarını tanıdılar. Savaş sonrası bu ülkelerle sermaye ihracı ve siyasi işbirliklerine dayanan yeni bağımlılık ilişkileri kurdular. Böylece, emperyalizm karşıtı tutumu nedeniyle dünya halklarının saygısını kazanan SSCB’nin bu ülkelerle ilişkiye geçmesi önlenmiş oldu.
Güvenlik Konseyinde kongre kararlarını veto yetkisi olan SSCB ve ÇHC’nin de yer aldığı BM kuruldu. Öncesine göre daha örgütlü olsa da belli suçların Adalet Divanında yargılanması gibi sınırlı bir yaptırım gücü vardı. Küresel kapitalizmin sermaye dolaşımına uygun hale getirilebilmesi için BM bünyesinde IMF ve Dünya Bankası kuruldu. Sosyalist ülkelerin yer almadığı 44 devlet 1944’te Bretton Woods anlaşması ile doları “rezerv para” olarak kabul ettiler. Dolar altın standardına bağlandı ve geri kalan ülke paralarının değeri dolara göre belirlenmeye başlandı. Uluslararası piyasalarda ülkeler ellerindeki dolar kadar harcama yapıyor ve ödeyebilecekleri miktarda borçlanıyorken, ABD dilediği kadar dolar basıp harcayabiliyor ve sınırsız borç yapabiliyordu. Önceki dönemde küresel sermaye akışında yaşanan kargaşa ve yol açtığı siyasi sorunlar, ABD’ye tanınan bu imtiyazla aşılıyordu.
Hegemonya, 1950-53 arası yaşanan Kore Savaşıyla oluşumunu tamamladı. Kore uzun yıllar Japon sömürgeciliğine karşı kurtuluş mücadelesi vermiş bir ülkeydi. [2] ABD Mançurya’yı bütünüyle Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’ne (KDHC) bırakmak istemediği için saldırdı. 3 milyonun üstünde olduğu tahmin edilen Koreli katledildi. Savaş 1953’de ÇHC ve BM arasında imzalanan bir ateşkesle sona erdi. Ülkenin güneyi ABD denetiminde kalırken, kuzeyde KDHC’nin egemenliği tanındı. Bu tarihten sonra uluslararası barış dönemi sona erdi ve “soğuk savaş” dönemine girildi. NATO komünizm düşmanı uluslararası askerî güç olarak ilk kez bu savaşta boy gösterdi. Komünizmin aşağılanması, ABD’nin ideolojik hegemonyasının başlıca malzemesi oldu. KDHC ve ABD resmen barış yapmadıkları için halen savaş halindeler.
ABD hegemonyasının yükselişinin iki önemli dayanağı olduğu söylenebilir: Birincisi, ülke ekonomisinin savaşın olağanüstü koşullarında hızla gelişerek başka ülkelerle güçlü bağlar kurmanın zeminini oluşturması. İkincisi, bu gelişimin o zamana kadar sahip olunmayan bir askerî gücü çok kısa sürede yaratması. Bu sırada Avrupa’nın üretken nüfusu askere alınmış ve ekonomik altyapısı çatışmalarda tahrip olmuştu. ABD bu koşullarda kurduğu eşitsiz ilişkilerden, hegemonyasını geliştirmekte fazlasıyla yararlandı. Doların rezerv para olması, gücünü neredeyse sınırsız hale getiriyordu. ABD’nin dünya genelinde 800 kadar askeri üs kurması, askeri harcamalarının ve silah yığınağının büyüklüğü ile yarattığı caydırıcılık, NATO örgütü hegemonyayı güçlendiren diğer etkenler oldular.
ABD
hegemonyasını yalnızca işler yolunda giderken değil, bunalım dönemlerinde çeşitli
çözümler üretip uygulanmalarına öncülük ederek de kabul ettirdi. 70’lerin başlarında yine kendisinden başlayan
ve kapitalist dünyayı etkileyen bunalımdan, 80’lerde neoliberal uygulamalara öncülük
ederek çıkış yolu oluşturdu. Arkasından gelen süreçte ÇHC’nin yabancı sermaye
yatırımlarına kapılarını açması ve SSCB’nin dağılması, ABD’yi rakipsiz güç haline getirdi. Artık Körfez
Savaşları gibi dünyadaki irili ufaklı sorunlara askeri müdahaleler yaparak
kendince çözümler üretmek, ABD açısından
sıradan işlere dönüştü. SSCB’nin dağılmasından sonraki yaklaşık 10 yıl boyunca
ABD hegemonyasının en üst düzeyinde olduğu söylenebilir.
Hegemonyanın gerileyişi
Her yükselişin bir inişi var. Hegemonya tek düze değil, inişli çıkışlı bir biçimde geriledi. Bu süreçte hegemonyanın ekonomik ve askerî dayanakları birbirinden ayrı-ama bağımsız değil-dalgalanmalar yaşadı. Sırayla ele almaya çalışalım:
Ekonomideki gerileme: ABD hegemonyasında ilk gerileme belirtisi 1970 başlarındaki ekonomik bunalım sırasında ortaya çıktı. ABD savaş sonrası dünyaya borç ya da hibe olarak dolar dağıtmıştı. Ekonomilerini toparlamaya çalışan ülkeler, bu paralarda ABD’den sanayi ürünleri alıyorlardı. Dolayısıyla ABD’den çıkan dolar kârlı biçimde tekrar geri dönüyordu. Bu süreçte Avrupa ve silahsızlandırılan Almanya ile Japonya sanayilerini geliştirerek gereksinimlerini karşılayacak duruma geldiler. Çoğunu bağımsızlığını yeni kazananların oluşturduğu az gelişmiş ülkeler kalkınmak amacıyla ekonomilerini dışa karşı koruyorlardı. ABD’nin dış satımı azalıyor, alacaklarını tahsil edemiyor, ekonomisi durgunluğa giriyor ve dış ticareti açığı artıyordu. Nixon yönetimi dış satımı arttırmak ve enflasyonu önlemek amacıyla doları yüzde 10 devalüe etmek zorunda kaldı. Bu dünyada güvensizliğe yol açtığı için hükümetler Bretton Woods anlaşması gereği ellerindeki doları altınla değiştirmeye başladılar. Ancak ABD’nin sahip olduğu altınla herkesin talebini karşılaması olanaksızdı. 1971’de tek yanlı olarak anlaşmadan ayrıldığını, doların rezerv para olarak kalmaya devam edeceğini ama değerinin dalgalanmaya bırakıldığını açıkladı. Böylece Bretton Woods anlaşması sona erdi.
Paranın altın karşılığı basıldığını ileri sürmek, Marks’ın da belirttiği üzere saçmaydı. Merkez bankaları bu yalanı kâğıt paraya güven yaratmak için yıllardır tekrarlıyordu. Zaten 1930’lara gelindiğinde uygulanamaz olduğunun görülmesi nedeniyle bütün ülkeler bundan vazgeçtiler. Ama yabancı bir parayı dünya parası olarak kabul ettirmek için güven yaratmak amacıyla bu yalan tekrar piyasaya sürüldü. Uygulanamayacağının bir kez daha ortaya çıkması üzerine ABD Bretton Woods anlaşmasını feshetti. Petrol üreticisi ülkeler arkasında altın garantisi olmayan bir parayla petrol satmakta isteksizdiler. 1973 Arap-İsrail savaşında ABD’nin İsrail’i desteklemesi bardağı taşıran son damla oldu ve OPEC ülkeleri petrol ambargosu başlattı. Artan petrol fiyatları dünya ekonomisinin bunalımını derinleştirdi. ABD sorunu çözmek için 1974’te Suudi Arabistan’la güvenlik karşılığı petrol anlaşması yaptı. Halen devam eden ve “petrodolar” olarak bilinen bu uygulamaya göre İsrail’in Suudi Arabistan’a saldırmaması karşılığı Suudiler de petrollerini dolar karşılığında satacaklardı. Elde ettikleri geliri de ABD devlet tahvillerine yatıracaklardı. Ayrıca ABD Suudileri koruyacak ve modern silahlar satacaktı. Bir süre sonra diğer OPEC ülkelerinin de bu karara uyması üzerine dolar rezerv para konumunu korudu. Böylece ABD hegemonyası bir bunalımı daha başarıyla atlatmış oldu.
ABD’den başlayan bunalım 70’li yıllar boyunca dünyayı etkiledi. Korumacı siyasetler dünya ticaretini kısıtladığı için gelişmiş ülkeler mal satamıyor, az gelişmişler ise genellikle hammadde sattıkları için borçlarını ödemeye yeterli gelir elde edemiyorlardı. Böyle durumlarda IMF devreye giriyor ve borçlarını ödemeleri için hükümetlere ücretleri düşürüp kamu harcamalarını azaltıcı siyasetler dayatıyordu. Bu uygulama dünyanın en yoksul ülkelerinden Yemen de bile denendi. Doğal olarak toplumsal direnişler artıyor, darbeler, savaşlar, iç savaşlar yaşanıyordu. Bunalımın nedeni, elde edilen toplam kârların 2. Dünya savaşı sonrası küresel ölçekte büyüyen kapitalizmin maliyetlerini karşılayamamasıydı. Her ülke içinde bulunduğu tarihsel/toplumsal koşullar çerçevesinde küresel bunalımdan payını aldı. ABD Başkanı Reagan ve İngiltere Başbakanı Thatcher 1980’da açıkladıkları Washington Mutabakatıyla dünya halkları için yıkım, kapitalizm için çözüm anlamına gelen neoliberal süreci başlattılar.
Neoliberalizmin
mantığı basitti: kamu mal ve hizmetleri özelleştirilerek kâr amaçlı hale
getirildiğinde, toplam kâr ve değişmeyen sermaye yatırımları arasındaki oran
yükselecek ve bunalımdan çıkılacaktı. ABD ve İngiltere yayınladıkları
mutabakatta devletin ekonomiden çekilmesini, dış ticaretin liberalleşmesini
istiyor ve uymayan ülkelerle ilişkilerini keseceklerini açıklıyorlardı. Böylece
şirketler ekonominin olağan işleyiş sürecinde elde edemedikleri sermaye
birikimine siyasi bir kararla ulaştılar.
Neoliberalizm kapitalist ülkelerde muhalefetin baskı altına alınmasıyla uygulandı. Kamu malları yok pahasına satıldı, işçi direnişleri ezilerek ücretler düşürüldü, kâr amacı gütmeyen kamu hizmetleri kâr amaçlı hale getirildi. Böylece kapitalizmin kâr oranı arttırılarak, 1929’dan sonraki en büyük bunalımı atlatıldı. Kapitalizm bunu Marks’ın teorisinden yararlanarak gerçekleştirdi. Küresel kapitalizm 2008’e kadar bu toparlanmanın ivmesiyle gelişmeye devam etti. Arada ABD’de bunalımlar görülse de, neoliberal uygulamaların dışına çıkılmadan aşıldılar. Çeşitli ülkelerdeki sorunlar da IMF yönetimi altında benzer yollardan çözüldü.
Askerî gerileme: ABD ordusunun Alfred Thayer Mahan’ın “denizlere egemen olan dünyaya egemen olur” anlayışına göre yapılandırıldığını söyleyebiliriz. Dünyanın her köşesine ulaşmanın en kolay yolu olan denizleri ve önemli suyollarını denetim altına almak ABD’nin dünyaya egemen olma stratejisinin eksenini oluşturur. Daha sonra buna hava gücü de katılmıştır. Bugün dünyanın dört bir yanına yayılmış üsleriyle ABD ordusu imparatorluk orduları misali geniş alanları kontrol etmek için oluşturulmuş bir yapıdır.
ABD ordusu dünya savaşından sonra ilk kez Kore’de kullanıldı. Kore devrimini durdurmak için ülkenin kuzeyini yoğun biçimde bombaladı. Bu saldırılarda Pasifik savaşındakinin üç katı bomba kullandığı ve 30 binden fazlası napalm bombası attığı tahmin ediliyor.
ABD, nükleer silahları ilk yapan ve kullanan ülke olarak büyük bir caydırıcı güce sahipti. Ancak SSCB’nin de aynı silahları üretmesi üzerine bir dünya dengesi oluştu. Nasır’ın 1956’da Süveyş Kanalını millileştirmesi üzerine İngiltere, Fransa ve İsrail’in Mısır’a saldırmaya kalkışmasını ABD’nin SSCB ile birlikte önlemesi ve 1959’da ABD Küba’ya saldırmaya hazırlanırken SSCB ile karşı karşıya geldiği için vazgeçmesi, bu dengenin somut örnekleridir. Rakiplerinin elindeki nükleer silahlar ABD’yi her zaman sınırlandırdı.
ABD’nin korku yaratan askeri gücü ilk açık yenilgisini Vietnam’da aldı. Kore’deki gibi yoğun hava bombardımanı ve karadan piyade saldırısı başarı getirmedi. ABD ordusu gerilla savaşıyla baş edemeyerek yenilgiyi kabul edip 1973’de ülkeden çekilmek zorunda kaldı. 1975’de güneydeki ABD yanlısı yönetime son verilmesiyle ülke birleştirildi. Savaşta yaklaşık 58 bin ABD askeri yaşamını yitirdi. Vietnam’da 2. Dünya Savaşındakinin yaklaşık üç katı bomba kullandı. Savaşın maliyeti, ABD ekonomisinin 70’li yılların başında bunalıma girmesine neden olacak kadar büyüktü. Vietnam yenilgisi, ABD’nin askerî üstünlüğünde açılan ilk gedik oldu.
Soğuk savaş dönemi boyunca dünyanın her köşesinde ABD-SSCB siyasi rekabeti yaşandı. Bu yıllarda ABD siyasi bakımdan güç kaybettiği halde, SBKP ve ÇKP aralarındaki rekabet yüzünden bundan yararlanmadılar. 60’lı yıllarda Suriye, Irak ve Mısır’da BAAS yönetimleri, SSCB’nin bölgedeki etkisini arttırıyordu. Libya’da Kaddafi yönetimi darbeyle iktidarı almıştı. 1967’de gerilla savaşı vererek, Yemen Demokratik Halk Cumhuriyeti kurulmuş ve Kızıldeniz girişi emperyalizm karşıtı güçlerin denetimine geçmişti. Somali ve Etiyopya’da SSCB etkin durumdaydı. İsyancılarla baş etmekte zorlanan Afgan hükümetinin daveti üzerine SSCB 1979’da bu ülkeye askerî güç göndererek denetimi sağladı. Aynı yıl Şah iktidarının yıkılması üzerine ABD bir darbe de İran’da yedi. Bölgedeki nüfuzu giderek zayıflayan ABD, Türkiye’de güçlenen toplumsal muhalefetin önünü kesmek için 12 Eylül darbesini destekledi. Güney Amerika ülkelerinde darbeler ve iç savaşlarla konumunu koruyan ABD Asya ve Afrika’da sert bir rekabet yaşarken, Arap Yarımadasında İsrail ve Arap monarşileri dışında Enver Sedat’tan başka desteği yoktu.
ABD Arap Yarımadasında konumunu güçlendirmek için, iç savaşın yaşandığı Lübnan’a askerî güç yerleştirdi. Ancak 1983’de bombalı kamyon saldırısıyla 241 askerini kaybedince çekilmek zorunda kaldı. Bu saldırı, 2. Dünya savaşından bu yana 30 dolayında ülkeye askeri müdahalede bulunmuş ve bu amaçla dünyanın dört bir yanında üsler kurmuş bir ülkenin caydırıcılığını kaybetmeye başladığını gösteriyordu. Sonraki yıllarda benzer saldırılarla başka yerlerde de tekrarlandı. SSCB’nin dağılması ve Çin’in dünyadaki devrimci mücadelelere desteğini kesmesinden sonra, çeşitli ülkelerdeki Marksist direnişlerin yerini İslamî direnişler almıştı. Bu grupların 1992-94 arası Somali’deki eylemlerinde, 1998’de Kenya ve Tanzanya’daki elçilik saldırılarında pek çok Amerikalı yaşamını yitirdi. ABD misilleme olarak, terörizme yataklık ettikleri gerekçesiyle Sudan ve Afganistan’da bazı hedefleri füzeyle vurdu. Sivillerin ölmesi nedeniyle bu saldırılar Müslüman ülkelerde yaygın protestolara yol açtı. 2000 yılında Aden Limanında demirli bir askeri gemiye yapılan saldırıda 17 Amerikan askeri öldü. Bu tür saldırılar nedeniyle ABD’nin yabancı ülkelerdeki askerî güçlerini, bugün de süren biçimde yerleşik halktan uzak tutmaya başladı. Amerikalılar için en güvenli yer kendi ülkeleriymiş gibi görünüyordu ama 11 Eylül 2001 olayı bu algıyı da yıktı.
11 Eylül’de savaş ilk kez ABD topraklarına taşındı. Askerî ve istihbarat önlemleri bunu durdurmaya yetmedi. ABD’nin SSCB’yi kuşatmak için Müslüman ülkelerde oluşturduğu “yeşil kuşak” projesi geri tepmiş ve Afganistan başta birçok yerde kullandığı İslamî gruplar ABD’ye karşı savaşmaya başlamışlardı. ABD, 11 Eylül saldırısıyla büyük yara alan ideolojik hegemonyasını tamir etmek ve petrol ticaretine engel oluşturan Saddam iktidarını yıkmak için 2003’te Irak’a saldırdı. Bu saldırı uzun vadede rakipsiz kalacak olan İran’ın güçlenmesine hizmet etti.
Ekonomik
açıdan güçlü olan ABD siyasi açıdan zafiyet içindeydi. Ama SSCB’nin dağılması
ve Rusya’nın toparlanma süreci içinde olmasının yanı sıra Çin’in kapılarını
yabancı sermayeye açarak ekonomisini geliştirmeye ağırlık vermesi ABD’nin bu
durumunun görülmesini engelliyordu. Bu sırada başta ABD şirketleri olmak üzere
kapitalist dünya Çin’e yatırım yapma yarışı içindeydi. Soğuk savaş döneminin
komünizmle savaş ideolojisinin yerini, “medeniyetler savaşı” adı altında
İslamcı çevrelerle savaş almıştı. Onlar da “üç beş çapulcudan ibaret” görüldüğü
için ABD mutlak bir gerileme içinde olduğunun farkında değildi.
Hegemonyanın çöküş sürecine girmesi
ABD’den dünyaya yayılan ve halen etkisi süren 2008 bunalımını, hegemonyanın çöküş sürecine girişinin başlangıcı olarak kabul edebiliriz. Ancak bunu söylerken, hegemonyanın çöküşünün aynı zamanda ABD’nin çöküşü anlamına gelmediğini de not edelim. Hegemonyası sona erse bile ABD büyük bir güç olarak varlığını sürdürebilir.
ABD’nin şu an içinde bulunduğu duruma neden “zayıflama, gerileme” değil de “çöküş” diyoruz? Tarih boyu karşılaştığı sorunları daha sık yaşadığı ve çözüm bulması giderek zorlaştığı için bu ifadeyi kullanıyoruz. Gerekçesini, “kriz” ve “bunalım” sözcükleri hakkında kısa bir hatırlatmayla açıklayalım:
Kriz herhangi bir sorun değildir, varlığını kendini yeniden üreterek sürdüren bir yapıda sorunların aşılamaması durumudur. Bu, çözümlerin sorun haline gelmeye başlamasıyla görülür. Bu nedenle sorunları dondurarak ya da bilinen çözümleri erteleyerek yeni çözümler bulmaya çalışmak gibi davranışlara daha sık aralıklarla başvurmak zorunda kalınır. Yeni çözümler bulunsa bile uygulanmaları yapının ömrünü uzatmaya hizmet edeceği için aynı sorunların üstelik daha da büyüyerek tekrarlanması kaçınılmazdır.
Kapitalizmin krizi yapısaldır. Düzenin olağan işleyişi sırasında kârın her seferinde daha büyük bölümünün değişmeyen sermaye yatırımlarına ayrılması zorunluluğundan kaynaklanan bir durumdur. Bir yerden sonra elde edilen kâr giderleri karşılayamaz, sermaye dolaşımı kesintiye uğrar ve kendini yeniden üretemediği için yapı krize girer.
Bunalım, kriz eğiminin somut koşullarda ortaya çıkış biçimidir. Kapitalizm genel işleyiş ilkesi gereği kriz eğilimi gösterir. Ancak biz genel bir kapitalizm içinde değil, ülke, gelişmişlik düzeyi, küresel hiyerarşi ve işbölümü içindeki yerleri bakımından birçok farklılığa sahip gerçek kapitalizmler içinde yaşıyoruz. Kapitalizmin genel olarak taşıdığı kriz eğilimi, gerçek toplumsal yapıları değişik biçimlerde etkiler. Hepsinin işleyiş düzeni teoride aynı olsa da, yaşanan sorunlar sermayenin somut koşullardaki yeniden üretim süreçlerini değişik noktalarda kesintiye uğratır. Ve bu nedenle kriz eğilimi ülke/bölge/döneme göre değişen bunalımlara yol açar. Bunlar siyasi bir bunalımla birleşmedikleri sürece devrimci bir durumun nesnel koşulları oluşmayacağı için, sorunların bir biçimde çözülmesiyle sonlanırlar.
2008’de ABD’den başlayarak dünyaya yayılan bunalımın bilinen yollardan aşılamaması nedeniyle hegemonyanın çöküş sürecine girdiğini söylüyoruz. Ülke egemenlerinin kapitalizmin tarihsel işleyişi doğrultusunda kendi rızalarıyla yer aldıkları finansal büyüme süreci, toplum/ülke/dünya gerçekleri karşısında içinden çıkılamaz bir soruna dönüşmüştür. Başka bir yazıda genişçe ele aldığımız için burada 2008 bunalımına[3] kısaca değineceğiz:
ABD ekonomisi neoliberal uygulamalar sonrası hızlı bir büyüme dönemine girdi. İnişli çıkışlı ilerleyen bu süreçte FED (ABD Merkez Bankası) 2001’de görülen durgunluğu gidermek için harcamaları desteklemek amacıyla faizleri düşürdü. Amaç gerçekleşti, konut kredilerine talep arttı ve bankalar bol keseden mortgage kredisi dağıtmaya başladılar. Ekonomi önce hızla canlandı, ardından durgunluğa girdi ve mortgage balonunun patlamasıyla bunalım başladı.
Kredi ve gayrimenkul işleriyle uğraşan küçük işletmeler ardı ardına battı. ABD’de bu tür sorunlar karşısındaki geleneksel tavır, liberal ilkelere bağlı kalarak piyasaya müdahale etmemekti. Böylece güçsüzlerin ayıklandığı daha sağlam bir piyasa oluşması amaçlanıyordu. Ancak ülkenin dördüncü büyük yatırım bankası olan Lehman Brothers’ın batması bu geleneğin terk edilmesine yol açtı. Çünkü zincirleme bir etkiyle bütün piyasanın çökme tehlikesi belirmişti. FED, zor durumdaki işletmelerin borçlarını üstlenerek batmalarını önlemeye başladı. Başka bir ifadeyle, boşalmış kasalarına para koyarak ayakta kalmalarını sağladı.
Şirketler batmasına göz yumulamayacak kadar büyük olduğu için yönetim liberal ilkelerden ayrılmıştı. Mortgage balonuna dünyanın dört bir yanından yatırım yapıldığı için bunalım küresel sermaye çevrelerini de etkiledi. AB ve Japonya merkez bankaları bölgelerindeki sorunları çözmek için FED’in kararlarına uydular. Herkes kapitalizmin duran çarklarını harekete geçirmek amacıyla piyasaya para sürüyordu. Bunu faiz oranlarını düşürerek, işletmelerin borçlarını üstlenerek, devlet tahvili ihraç ederek yapıyorlardı. Bu süreçte büyüme oranları düştü. FED ne zaman geleneksel liberal uygulamalara dönmeye kalkışsa ekonomi bunalım işaretleri verdi. Bu nedenle halen aynı siyaset sürdürülüyor. Çin dışında bütün gelişmiş ülkelerde büyüme ve faizler bunalım öncesi dönemlere göre düşük düzeyde seyrediyor.
ABD
ekonomisi dünyanın en büyüğü olsa da artık üretimde ve dış ticarette ilk sırayı
Çin’e kaptırmış durumda. Şu an ABD dünyanın en büyük tüketicisi. Dolar halen
rezerv para olma konumunu koruyor. Ancak ABD hem doların konumunu korumak ve
hem de sürekli artan dış ticaret açığını kapatmak için borçlanmak zorunda
kalıyor. Farklı ABD yönetimleri uzun süredir bu sorunu gidermek amacıyla
çeşitli siyasetler deniyorlar. Trump bu
doğrultuda sermaye girişini arttırmaya ve devlet harcamalarını azaltamaya
çalışıyor. Birçok ülkeye yüksek gümrük vergileri koymasının ve NATO üyelerine
daha çok katkıda bulunmaları için baskı yapmasının nedeni bu. İran’a
saldırmasının arkasında da aynı amaçlar yatıyor.
***
ABD hegemonyasının çöküş belirtileri askerî alanda da görüldü. Afganistan işgali ve SSCB’nin dağılma döneminde başlatılan Irak saldırıları geleneksel askerî güç gösterileriydi. Ancak bunlar istenen sonuçları vermedi. Nedeni, ulaşım, iletişim ve uluslararası ticaretin geliştiği günümüzde bir ülkeyi dışarıdan gelen bir güçle 2. Dünya savaşı sonrası Japonya ve Güney Kore’de yapıldığı gibi yönetmenin artık olanaksız hale gelmesidir. Irak, Somali, Libya bunun örnekleridir. Irak’ta petrol ele geçirilmiş ve Saddam iktidarı ortadan kaldırıldıktan sonra oluşan toplumsal kargaşanın yönetilemeyişi ABD hegemonyasına güç kaybettirmiştir. Nitekim uzak ülkelerdeki bu tür girişimlerin yararsızlığını ABD’nin kendisi de görmüş olmalı ki, Afganistan’dan çekilmiştir. Bir ülkede 20 yıldan fazla kaldıktan sonra geri çekilmek, bir savaş kaybetmekten çok askerî hegemonyanın artık sonuna gelindiği anlamı taşır.
ABD’nin son dönemde ilgi alanı Afrika kıtası. Kıtada sömürgecilik döneminden bu yana Fransa ve İngiltere etkin konumdayken ABD geri planda duruyordu. Önceleri “terörizmle mücadele” gerekçesiyle ve son yıllarda doğal kaynaklara ulaşma amacıyla etkisini arttırdı. 2007 Ekiminde Afrika Merkez Komutanlığını (AFRİCOM) oluşturdu. Ama kıtada karargâh kurabileceği bir ülke bulamadığından, bu güç Stuttgart’tan yönetiliyor. ABD’nin Cibuti’de büyük bir askeri üssü olsa da hemen yanında Çin’in de aynı büyüklükte ve dünyadaki tek askeri üssü bulunuyor. ABD başta Somali olmak üzere kıtanın birçok yerinde “terörist” olarak tanımladığı cihatçı güçlerle yıllardır savaşmasına rağmen sonuç alamıyor ve çatışmalar giderek yayılıyor. İktidarı darbelerle genç subayların aldığı Mali, Burkina Faso ve Nijer’de, yeni oluşan yönetimler ABD güçleri de dahil yabancı güçleri ülkelerinden çıkartıyor. Tehdit oluşturan cihatçı faaliyetlere karşı aralarında işbirliği oluşturdular. Trump, ABD’nin yıllardır izlediği Afrika siyasetini işe yaramadığı gerekçesiyle değiştirdi ve birçok ülkeye hibe olarak yapılan yardımları kesti. Tekrar başlatmak için karşılıklı ticareti şart koşuyor. ABD ve Fransa kıtaya tutunmaya çalışırken Çin, Rusya ve sömürgecilik geçmişi olmayan çeşitli ülkelerin etkisi artıyor.
ABD askerî gücü yalnızca gerilla saldırıları karşısında zafiyet göstermiyor, düzenli askerî güçler karşısında da zor durumlar yaşıyor. Körfez savaşları sırasında iyi organize olmamış Irak ordusunu kolayca alt edebilmişti. Ama son dönemde hazır olarak bekleyen Yemen ve İran karşısında aynısını tekrarlayamadı. Asimetrik savaşın vurucu gücünü oluşturan sürü dronları ve insansız deniz araçları karşısında, hantal orduların yapabileceği pek bir şey yok. Haksız bir savaşta kara saldırısı yapmak ise intihardan farksız. Artık ABD’nin geleneksel caydırıcı gücü olan uçak gemileri, yeni silahlar ve savaş taktikleri karşısında etkisini yitirmiş durumda. Bu aslında İran’la yaşanan son çatışmadan çok önceleri Husilerin uçak gemisine balistik füze saldırısı yapmasıyla başlamış bir olay.[4] Atılan füzeler hedefe varamadan önlendi ama önemli olan bu değil, yüzer ordu sayılabilecek bir güce saldırma cüreti gösterilmesiydi. Nitekim ABD bu endişeyle İran savaşında uçak gemilerini olası füze menzilinin dışına çıkarmak zorunda kaldı. Artık bu gemiler alay konusu oluyor ve “denizin ortasında oturan büyük bir dinozordan farksız” diye tanımlanıyor.[5]
Askerî hegemonyanın dayanağı ülkenin sanayi üretiminde ilk sırada olmasıydı. Bu yüzden hiç kimse yıllar boyu ABD’nin teknolojik gelişmişliği ve sınırsız üretim kapasitesiyle yarışmaya kalkışmadı. Ancak ABD hegemonyası altında kapitalizm dünyada da gelişmeye devam etti ve küresel ticaret, ulaşım, iletişim kolaylıkları başkalarının da teknolojik olanaklardan yararlanmasını, hatta kendi çabasıyla ABD’yi geride bırakmasını sağladı. Bunun sonucu, Körfez ülkelerini korumak için ABD’nin Basra çevresinde kurduğu üsler artık kendini bile koruyamaz hale geldi. Nedeni yalnızca ABD’nin yetersizliği değil, bugünkü dünya konjonktüründe eski döneme ait şeylerin işlevsiz hale gelmesiyle ilgili. Örneğin ABD bölgedeki üslerinin gördüğü zarara dair haberlere yayın yasağı koydu. Ama ticari amaçlı Çin şirketleri bölgenin uydu görüntülerini düzenli olarak yayınlıyor ve İran füzelerinin yol açtığı yıkım görülebiliyor. ABD’nin bu şirketlere ambargo uygulayarak yayınlarını önlemeye çalışması ise boş bir çabadan öteye geçmiyor.
ABD
askerî alanda üretim kapasitesi, teknolojik gelişmişlik, istihbarat toplama ve güce komuta etmekte
İran karşısında yetersiz kaldı. Kendisi de bunun farkında olduğu için bölgeyi
kontrol amacıyla İsrail’i öne çıkarıyor. Bu nedenle hangi kararın İsrail’e, hangisinin ABD’ye hizmet ettiği bazen
karışıyor. ABD askerî gücü bu eksiklerini gidermediği sürece büyük, hantal, teknolojisi
eskimiş, caydırıcılığını büyük ölçüde yitirmiş olarak görülecektir. Gerisinde
kaldığı güçler karşısında eksiklerini ne kadar giderebileceği ise belirsizdir.
Çöküşü önleme siyasetlerinin devamı olarak savaş
Şu an ABD’nin elinde hegemonyasını korumak için kullanabileceği en güçlü araç doların rezerv para olmasıdır. Bunu korumanın, genel olarak ABD siyasetlerinin eksenini oluşturduğunu söyleyebiliriz. Dolar çevresinde gelişen olayları anlamak, ABD siyasetini ve savaşın nedenlerini de anlamayı kolaylaştıracaktır.
Dünya ülkelerinde merkez bankalarının döviz rezervlerinin yüzde 60’a yakını dolardan oluşuyor. Döviz işlemlerinde dolar kullanımı yüzde 90’a yakın. Faturalandırmaların yarıdan fazlası dolarla yapılıyor. Dolar banknottan ibaret değil, devlet tahvilleri de içinde yer alıyor. Verdiği faiz düşük olsa da güvenilirlikleri nedeniyle yaygın olarak tercih ediliyorlar.
Ancak doların bu özellikleri eskisi gibi yükselen değil, yavaş da olsa gerileyen bir eğilim gösteriyor. ABD yönetimleri uzun süredir bunu önlemeye çalışıyor. Çünkü dünya parasının sahibi olmak, dünya denizlerini denetim altında tutmaktan daha önemli. ABD, SWIFT sistemi sayesinde doların dünyadaki dolaşımını, FED’den çıkışından herhangi bir ülkenin bankasındaki en küçük dolar işlemine kadar izleyebiliyor. Çıkarlarına ters düşen dolar hareketini saptıyor ve tehdit algıladığı ülke, şirket, kişilerin finansal varlıklarını donduruyor, ticaretlerini engelliyor. Küresel ekonominin can damarını elinde tutması sayesinde ülkelerin siyasetlerine yön verebiliyor. Peki, bu kadar güçlü bir para neden zayıflıyor?
ABD’nin köklü finans kurumlarından J.P.Morgan’ın bir yöneticisi dolara olan ilginin gerilemesini şöyle açıklıyor: “Doların itibarını zedeleyebilecek iki ana faktör var. Birincisi, doların algılanan güvenliğini ve istikrarını –ve ABD'nin dünyanın önde gelen ekonomik, siyasi ve askeri gücü olarak genel konumunu– baltalayan olumsuz olaylardır.” [6]
Yönetici diğer faktörün, alternatif para birimlerine olan güvenin artması olduğunu söylüyor. Bu alternatifler Euro ve Yuan. Henüz dolarla rekabet edebilecek konumda değiller. Ancak ABD’nin ekonomik ve askerî gücü geriliyorken ülkelere dolar kullanmaları için baskı yapmayı sürdürürse hem dolara olan güven azalacak, hem de herkes ticarî çıkarları gereği başka seçeneklere yönelecektir. Bugün dolar kullanımını aşındıran başlıca etken budur.
ABD ekonomisindeki gerilemenin en açık göstergesi, dünyanın en borçlu ülkesi olması ve borcunun giderek artmasıdır. Bu henüz doların rezerv para olma konumuna yansımasa da, genel olarak ABD’ye olan güveni azaltıcı bir etkendir. ABD’nin 40 trilyon dolara yakın borcu var. Bunun yaklaşık dörtte biri yabancıların, kalanı ülke içindeki alıcıların elindeki devlet tahvillerinden oluşuyor. Borç 2. Dünya savaşı sonrası ilk kez bu yıl toplam mal ve hizmet üretiminin (GSYİH) üzerine çıktı. Bunun dolara olan güvenin azalmasına yol açacağı gerekçesiyle tehlikeli olduğu ve hemen önlem alınması gerektiği belirtiliyor. Peki, ABD neden borçlanıyor?
ABD, dış ticaret açığı ve kamu harcamalarındaki artış nedeniyle oluşan bütçe açıklarını kapatmak için borçlanıyor. 2000 yılında yaklaşık 5 trilyon 600 milyar dolar[7] olan borcu düzenli biçimde artıyor. Başka bir ülkenin sürdüremeyeceği böyle bir durumu, ABD doların rezerv para olması sayesinde sürdürebiliyor. Üretim ya da ticaret yoluyla ülkeye yeterli miktarda para girmesini sağlayamadığı için ABD tahvil basıp dünyadan düşük faizle dolar topluyor. Böylece doların 7.2 trilyon olan küresel emisyon hacmini de denetiminde tutarak. güvenilir para olma özelliğini koruyor.[8] Diğer ülkelerin borçlarını ödeyebilmek için gelir elde etmesi ya da yüksek faizlerle borç bulması gerekirken, ABD bu sorunu istediği zaman devlet tahvili basıp düşük faizle dolar toplayarak ve ödemelerini bu yolla yaparak çözebiliyor.
Elbette ABD yalnızca açığını kapatmanın kolay yolu olduğu için değil, asıl başka çare üretmekte zorlandığı için borçlanıyor. Dolar her ne kadar dünyada en çok kullanılan para olsa da, sonuçta uluslararası ticarette dolaşıyor ve ABD’de birikmiyor.
Oysa doların tarih sahnesine rezerv para olarak çıktığı 2. Dünya Savaşı sonrasında ABD dünya üretiminin neredeyse yarısını tek başına yapan fabrika gibi bir ülkeydi ve yardım, hibe, dış ticaret yoluyla dünyaya dağıttığı dolarları, yüksek talep gören ürünlerini satarak geri alabiliyordu. Ancak kapitalizm küresel ölçüde geliştikçe ülkeler gereksinimlerini kendileri karşılamaya başladılar ve ABD mallarına olan talep azaldı. ABD’li yatırımcılar, başta Çin olmak üzere daha yüksek kâr edebilecekleri ülkelere yöneldiler. Yanı sıra, sermaye kâr oranı sanayiye göre daha yüksek olan finans sektörüne kaydı. Bunların sonucu ülke içi üretim azalmaya başladı. 2008 bunalımı ve pandemi dönemindeki gibi etkenler de eklenince, üretim daha fazla geriledi ve ABD dünyanın en çok tüketen ülkesi haline geldi. Dolayısıyla dış ticaret açıkları arttı ve kapatmak için borçlanmaktan başka çare kalmadı. Başlangıçta doların rezerv para olmasından dolayı önemsiz görünen borç, zamanla katlanarak arttı. Önceki yönetimlerin çabaları yetersiz kaldığı için bugün borcu azaltmak Trump’ın siyasetlerinin merkezine oturdu.
Önce bütçe açığını kapatma önlemleri alındı. Kamu kurumlarında çalışan sayısı azaltıldı. Bazı kurumlar kapatıldı. Sosyal harcamalar kısıldı, uluslararası yardımlar durduruldu. En çok kamu harcaması, silahlanma ve ordunun yenilenmesi projelerine gidiyordu. ABD ekonomik gerekçelerle bundan vazgeçemezdi. Trump bu sorunu, NATO üyelerinin daha çok katkıda bulunmasını isteyerek çözdü. Böylece ABD’nin NATO’ya katkısı azalacağı için buradan yapılacak tasarruf orduya aktarılabilecekti.
Trump başkan olur olmaz ilk yaptığı işlerden biri de gümrük vergilerini arttırmak oldu. Amaç, artan vergiler yüzünden mal satamaz hale gelen yabancı ülkelerdeki şirketlerin yatırımlarını ABD’ye taşımaya zorlamaktı. Bunun gerçekleşmesi, ticaret açığının kapanmasına katkıda bulunacaktı.[9] Avrupa, Japonya, Tayvan kökenli bazı şirketler ABD’ye taşındı. Dolayısıyla izlenen siyasetin kısmen de olsa sonuç verdiğini söyleyebiliriz.
Açık kapatmanın bir yolu da dış satımı arttırmaktan geçiyor. ABD’nin satışını en kolay arttırabileceği ürün petrol. ABD geleneksel petrol alıcısıyken, son yıllarda adım adım en büyük petrol satıcısı durumuna geldi. Bunda Rusya’ya uygulanan ambargonun önemli bir yeri var. Venezuela petrolüne el konulması da bu yönde atılan bir adım.
Bilindiği üzere Venezuela dünyanın en büyük petrol rezervine sahip ülkesi. Ancak bu rezerv işlenmesi zor, “ağır petrolden” oluşuyor. Bu petrolü eskiden ülkeye yatırım yapan ABD şirketleri işletebiliyordu ama Chavez döneminde petrol millileştirildiği için şirketler ABD’ye dönmek zorunda kaldı. ABD şu an iktidarda olanlarla anlaşmalı biçimde Maduro’yu kaçırdıktan sonra petrole el koydu. Ağır petrol ürünleri genellikle sanayide kullanılıyor. Ukrayna-Rusya savaşı nedeniyle bu nitelikteki petrolün arzı düştü. ABD’nin güney eyaletlerindeki rafineriler ağır petrolü işleyebiliyor. Venezuela’dan taşınan petrol bu rafinerilerde işlenip komisyon karşılığı satılıyor. Böylece ABD hem dünya petrol piyasasındaki etkisini arttırıyor, hem ülkeye gelir sağlıyor, hem de Venezuela’nın en büyük alıcısı olan Çin’e karşı elini güçlendiriyor. ABD şirketleri Venezuela’ya yatırım yapmaya hazırlanıyor.
ABD Venezuela’da izlediği siyasetin benzerini, daha büyük ölçekte İran savaşında izliyor. İran yıllardır böyle bir saldırıda Hürmüz Boğazını kapatacağını, bölgedeki ABD üslerini ve topraklarını ABD’ye kullandırtan ülkeleri vuracağını açıklıyordu. Dolayısıyla ABD savaşın hangi boyutlara varacağını önceden biliyordu. Nitekim İran söylediklerini yaptı. Savaş yüzünden Körfez ülkeleri uzunca süre petrol satamayacak. Artan petrol fiyatları ABD gibi bölge dışı petrol üreticilerine yarıyor. Bunlardan biri de elbette Rusya.
Petrol fiyatının artışı, dünya ekonomisinde daralmaya yol açacaktır. Bundan en çok AB, Hindistan, Türkiye, Avustralya, Japonya, Güney Kore gibi enerjide dışa bağımlı ülkeler etkilenecektir. Çin’in nispeten daha az etkileneceği söylenebilir. Dünya ekonomisinin daralması ABD’ye kendi sanayi üretimini arttırması için zaman kazandırabilir. Hem başka ülkelerde enerji sıkıntısı çeken işletmelerin ABD‘ne taşınması, hem de daralma nedeniyle kaybedilen pazar paylarını ABD’nin ele geçirmesi olasıdır. Bu gibi nedenlerden ABD savaşı değilse bile Basra Körfezi ve Hürmüz boğazındaki gerilimi elinden geldiğince uzun sürdürecektir. Ülkelerin stokları tükendiğinde ekonomileri bugünkünden çok daha kötüye gidecek ve ABD bu durumdan da yararlanmaya çalışacaktır.
Savaş petrol üretimi dışında silah sanayiini de harekete geçiriyor. Bir yandan artık kendi savunmalarını ABD’ye bel bağlamadan oluşturmak zorunda olan Avrupa ülkelerindeki silah sanayii, diğer yandan hem orduyu yenileme ve hem de İran saldırısında eksilen mühimmatı yerine koymak için çalışan ABD silah sanayii var gücüyle çalışıyor. Savaşın vergileri ve enflasyonu arttırıcı olumsuz etkilerine karşılık, silah sanayiinin tam kapasite çalışması ülke ekonomisini canlandırıyor. Trump 2027’de askerî harcamalara ayrılan bütçe payını 1 trilyon 500 milyar dolara çıkartmaya çalışarak buna katkıda bulunmaya çalışıyor.
Buna karşılık savaş petrol ve doğal gaz ticaretini engellediği ve maliyetleri arttırdığı için Çin’e zarar veriyor. Çin’in elinde acil durumlarda kullanabilecek 6 aylık stok bulunduğu belirtiliyor. Dolayısıyla kısa vadede petrol sıkıntısı çekmeyecektir. Ancak körfezin uzun süre kapalı kalması ekonomisinde daralmaya yol açacaktır. Çünkü Rusya’dan boru hattıyla petrol alma, rüzgâr ve güneş enerjisini yaygınlaştırma projeleri devam etse de bir kaç yıldan önce tamamlanmaları beklenmiyor. Çin o zamana dek yüksek fiyattan petrol almak ya da daha az petrol tüketmek zorunda kalabilir.
Savaş Basra Körfezini işlemez hale getirdiği için Çin’in “ Kuşak ve Yol” projesini geciktiriyor. Çin projeyi devrimin yüzüncü yılında (2049) bitirmeyi amaçlıyor. Projeye karşı seçenek üretemeyen ABD, başından beri engellemeye çalışıyor. Nedenini şöyle açıklayabiliriz:
Projede 154 ülke yer alıyor. Bunların büyük çoğunluğu az gelişmiş ve yoksul. Bugüne dek dünya ticaret yolları hep yoksul ülkelerden zenginlere, zayıflardan güçlülere değer aktarılacak biçimde işledi. Tarihte ilk kez dünyanın yoksullarının da kendi aralarında ticaret yapabilecekleri bir yol açılıyor. Bu elbette kapitalizmi ortadan kaldırmaz ama kapitalizmin mübadele ilişkilerini mutlak bir eşitsizliğe hapsederek yarattığı metabolik yarılmaya karşı bir direnç oluşturur. Bu nedenle, küresel sömürü ve eşitsizliğin merkezî gücü ABD’nin bu projeye karşı seçenek yaratma çabaları aynı etkiyi yaratmıyor ve uygulanamıyor. Biden döneminde ortaya atılan Hindistan-Avrupa ticaret yolu projesi bunun örneğidir. Eğer “Kuşak ve Yol” projesi gerçekleşirse, dışında kalan güçler sahip oldukları üstünlüklerini yitirecek ve yalnızlaşacaklardır. ABD ve çevresindekiler açısından bu yolun sonu demektir. Bu nedenle projeyi engellemeye çalışıyorlar.
İran saldırısının bir amacı da petrodolar egemenliğini korumaktır. Çin, ABD’nin bu egemenliğine son vermek için uzun süredir çaba gösteriyor ve Körfez ülkeleriyle ilişkilerini bu çerçevede geliştirmeye çalışıyor. Bunun ilk adımını 2018’de Şanghay Uluslararası Enerji Borsasında yuan cinsinden ham petrol vadeli işlem sözleşmesini piyasaya sürerek atmıştı. 2023’de Suudi Arabistan’la yuan üzerinden ticaret yapmak için anlaştı. Dünya ticaretinde ABD denetimindeki SWIFT sistemine karşı CIPS sistemini geliştirmeye çalışıyor. Kısacası Çin dolara karşı yeni ödeme araçları oluşturmuş durumda. Dolar dünya piyasalarında rakipsiz olsa bile artık seçeneksiz değil. Bütün bu olgular, ABD’nin İran’ı hedef almasının geresinde petrodolar sistemini korumak, bölge üzerindeki egemenliğini tekrar güçlendirmek ve Çin’i engellemek gibi amaçlar olduğunu gösteriyor.
Savaşın dolaysız siyasi amacı İran, Rusya ve Çin arasında oluşan işbirliğini kırmaktır. Çin ve İran Mart 2021’de süresi 25 yıl olan kapsamlı bir işbirliği anlaşması imzaladı. İçeriği açıklanmasa da ekonomi, siyaset ve askerî alanları kapsadığı tahmin ediliyor. Yine Rusya ve İran arasında 17 Ocak 2025’de 20 yıl süreli başka bir işbirliği anlaşması imzalandı. Ama bu ikili anlaşmalardan daha önemlisi, saldırıdan 1 ay önce üç ülke temsilcisinin Moskova’da bir araya gelerek kapsamlı bir işbirliği anlaşması imzalamalarıydı.[10] Bunu üzerine ABD’nin işbirliği fazla ilerlemeden İran’a saldırarak zarar vermek ve böylece zaman kazanmak istediğini düşünebiliriz. Çünkü benzer bir durum 2025 Eylülünde İran’ın Rusya’dan savaş uçağı alacağına ilişkin yoğun haberler çıkmasından sonra, İsrail’in 13 Haziran 2025’te saldırıya geçmesi sırasında da yaşanmıştı. Bilindiği üzere İsrail sık sık hava gücü olmayan İran’a kolayca saldırıyordu. Geçen yılki saldırısını da böyle bir güce erişmeden önce büyük bir zarar vermek için yapmış olması mümkündü. Ama 28 Şubat saldırısında evdeki hesap çarşıya uymadı ve İran füzeleri saldırganlara büyük zarar verdi.
İran’a
yapılan saldırıların arkasında, bir düşmana zarar vermekten çok ABD’nin
hegemonyasının hızla gerileyişini durdurma amacının yattığı düşünüyoruz. Bu
kendi içinde bir savunma siyasetidir ve getireceği en büyük “zafer” ancak
konumunu sürdürmek olabilir. Yaşananlar ise bunun şimdilik mümkün olmadığını
gösteriyor…
Sonuç: Çöküş sonrası olası gelişmeler
Buraya kadar ABD hegemonyasının kendi kendini dayatarak var olmadığını, kapitalizmin küresel ölçekteki yeniden üretim sürecinde birçok çatışmanın bileşkesi olarak ortaya çıktığını anlatmaya çalıştık. Bilindiği üzere kapitalizmin işleyişi hiyerarşi ve işbölümü içerir. ABD hegemonyası yalnızca hiyerarşinin tepesinde yer almamış, aynı zamanda işbölümünün gereğini de yerine getirmiştir. Doğası gereği kendiliğinden tek çatı altında toplanamayan kapitalizmi küresel ölçekte toparlayıp yönlendirmiş olması bunun ifadesidir. Emperyalistler bu olguyu, güçlerini mutlaklaştırma arzusuyla “pax amerikana” diye adlandırır. Kimi Marksistler ise olguyu kendi gerçekliği içinde anlamaya çalışmak yerine “zor- rıza” ilişkisi gibi yorumlayarak ideolojik düzeye taşırlar. İkisi de yaşananları açıklamaktan uzaktır.
Günümüz küresel kapitalizminin iki yapısal sorunu olduğunu belirtmiştik: İlki kâr oranlarının düşme eğiliminden kaynaklı yapısal krizi, ikincisi küresel düzeydeki gelişmeleri ülke/ulus ölçeğinde geçerli olabilecek araçlarla yönetmek zorunda kalmasıdır. ABD hegemonyası ortadan kalksa bile, kapitalizmin küresel ölçekte düzenlenmesi gereksinimi bu yapısal özelliklerin açacağı sorunlar nedeniyle sürekli hissedilecektir. Sermayenin kendini yeniden üretmek için gerek duyduğu istikrar ortamı ülkeler/bölgeler çerçevesinde elbette yaratılabilir. Ama bu genişlemeye neden olacağı için kapitalistler ellerindeki olanakları yeni alanlara sıçrama tahtası gibi kullanacak ve her geçen gün artan rekabetle birlikte düzen oluşturma girişimleri de görülecektir.
Bu sırada ABD herhangi bir büyük güç olarak varlığını sürdürebilir. Belki başka bir hegemonya oluşabilir. Birbirine denk güçlerin sürekli rekabet etmesi nedeniyle belirsizliklerle dolu bir döneme girilebilir. Ya da kapitalizm zincirleme bir etkileşim sürecinde toptan çökebilir. Somut belirtileri görülmedikçe hangisinin gerçekleşeceğini önceden bilemeyiz. Kesin olan, kapitalizmin her zaman tekelleşme ve rekabet eğilimlerini bir arada taşıyan ve kendi mezarını kazarak ilerleyen bir üretim biçimi olduğu gerçeğidir.
Bugün küresel kapitalizm mezarda ama üstünü örtecek bir mezarcı çıkmadığından tekrar hayata dönmeye çalışıyor. Bu yüzden başka zamanlarda fazla seslendirilmeyen düşünceler, böyle dönemlerde daha rahat dile getiriliyor. Yeni arayışlara işaret eden Larry Finkel’in Davos konuşması[11] ile Palantir Manifestosunun[12] bu türden fikirler olduğunu söyleyebiliriz. Kapitalizmin içine düştüğü bunalımdan çıkabilmesi için birincisi reformist, ikincisi baskıcı yollar öneriyor. Önümüzdeki süreçte benzer söylemlerle sıkça karşılaşacağımız için, türünün gelişmiş örnekleri sayılabilecek bu fikirler üzerinde kısaca duralım:
Finkel’in reformizmi: Finkel’in Davos’ta söyledikleri yeni değil, uzun süredir her yılbaşında yayınladığı mektuplarda benzer fikirleri dile getiriyor. Konuşmasında yeni olan yalnızca bu fikirleri daha çarpıcı cümlelerle ifade etmesidir. Finkel özetle şöyle diyor: Kapitalizm Soğuk Savaş’tan bu yana tarihinin en ağır krizine sürükleniyor ve mevcut gidişatla bu sınavdan geçmesi zor görünüyor. Şirketlerin gelirleri düzenli olarak artsa da, sistem son 30 yıldır halka hiçbir şey vermediği için “servet var adalet yok.”
Benzer sözleri kapitalizmin var oluşundan beri birçok reformistin ağzından duyuyoruz. Onlara göre sorun sistemde değil, elde edilen gelirin adaletsiz bölüşülmesinde. Kapitalistler biraz kârlarından feragat eder, ücretler arttırılır ve bazı sosyal haklar tanınırsa sorun çözülecektir. Ama reformistler yaşamak için ücretli emekçi olmak zorunda kalanların sayısı her gün artarken, insanlar bu yüzden düşük ücretle çalışmaya seve seve razı olurken, razı olmayanlar siyasi baskılarla sindirilirken, gelir adaletsizliğinin giderilemeyeceğini anlayamazlar. Zaten iktidara geldiklerinde çuvallamalarının nedeni de budur. Benzer görüşleri tekrarlayan Finkel’in de başka bir soncu ulaşması beklenemez. Ama yine de geleneksel reformistlerden farklı bir önerisi var:
Anne-babasını örnek göstererek 1950’lerde çalışanların tasarruf edebilecekleri kadar yüksek gelirleri olduğunu ama bunun artık mümkün olmadığını söylüyor ve düzeltilmesini istiyor. Bunun için ücretleri arttırmak yetmiyor, yapılacak tasarrufların da gerçek anlamda getirisi olması gerekiyor. Örneğin büyük yatırımcılar borsada yüksek gelirler elde ederken, küçük tasarruflarını bankaya yatıranların düşük faizlerle oyalanmaması gerekiyor. Dolayısıyla geleneksel reformistler gibi davranarak tüm sorumluluğu devlete yükleyip daha çok istihdam yaratması ve yüksek ücretler dağıtmasını istemekle yetinmiyor, şirketlerin de sorumluluk üstlenmesini öneriyor. İktisadî büyümenin yalnızca şirketler açısından değil, toplumun geneli için düşünülmesi gerektiğini vurguluyor. Ve bu önerilerinin BlackRock şirketinde edindiği deneyimlere dayandığını ekliyor.
Palantir’in baskıcı manifestosu: Palantir 2003 yılında kurulmuş, ABD, İngiltere, İsrail gibi devletlerle iş yapan, güvenlikle ilgili yazılımlar ve yapay zekâ üzerinde çalışan bir teknoloji şirketi. Manifesto, iki önemli kurucusu Peter Thiel ve Alex Karp’ın önceden de birçok kez açıkladıkları görüşlerine dayanıyor. Thiel zaten “Trump’ın silikon vadisindeki adamı” olarak bilinen ve seçilmesinden yönetim kadrosunun oluşturulmasına kadar kendisine destek veren biri. Manifestoda dile getirilenleri özetleyerek aktarıyoruz.
Dün nükleer silah üreterek olduğu gibi bugün de YZ uygulamalarıyla yeni bir caydırıcılık çağına girildiği söyleniyor. Artık dünyada yumuşak gücün değil, sert gücün geçerli olacağı ve bunun da yazılıma dayanacağı belirtiliyor. Böylece manifesto bir değişimden söz eder gibi görünürken, aslında yazarlarını vazgeçilmez kişiler olarak her şeyin önüne koyuyor.
Manifestoda dile getirilen fikirler devlete sınır koyarken topluma sınırsız liberalizm öneren görüşlere dayanıyor. İktisadî büyüme ve güvenlik birbirinden ayrılmaz biçimde ele alınıyor. “İçi boş çoğulculuğun sığ cazibesine direnmeliyiz” denilerek, karar verme yetkisinin sırf seçilmiş oldukları için kifayetsiz yöneticilere bırakılmasına karşı çıkıyor. Kamu görevlilerinin ise genellikle maaşını almak için işini yapar görünen kişilerden oluştuğunu, bunun yerine sıra dışı özellikleri olan ama kamuda çalışmaya elverişli görülmediği için dışarıda bırakılanlara da yer verilmesi gerektiğini söylüyor. Kısacası toplumun “seçim, demokrasi, çoğulculuk, ulusa hizmet, kamu yararı” gibi geleneksel ölçütlere göre belirlenen ortalama insanlar tarafından değil; bireysel başarılarıyla toplumun büyük çoğunluğundan daha akıllı ve becerikli olduklarını kanıtlamış, Manifesto yazarları gibi kişilerce yönetilmesini istiyor.
Manifesto
yeni düzenin tabanı olarak “batı toplumunu” gösteriyor. Maliyetini ve risklerini bireylerin
üstlenmediği savaşlara girilmesine karşı çıkıyor. Amerikan toplumunu överek
hiçbir ülkenin ilerici değerleri kendileri kadar savunmadığını ama bu toplumun
herkese ne kadar çok fırsat sunduğunun çabuk unutulduğunu belirtiyor. Böylece
dolaylı yoldan, baskıcı olsa da kişilere özgürce hareket edebilecekleri çok
geniş alanlar bırakan bir toplum modeli öneriyor.
***
“Siyasi ideoloji” olarak nitelendirilebilecek bu fikirler, Amerikan egemen ideolojisi çerçevesinde dile getiriliyor. Uygulanmaktan çok, siyasi kararlar alanlara yön gösterici olabilirler. Farkları ve benzerlikleri ne olursa olsun, aynı toplumsal varoluş koşulları içinde dile getirilmenin ortak izlerini taşıyorlar. Bu ortaklıkları şöyle ifade edebiliriz:
Öncelikle ABD hegemonyasının önemli bir dönemeçten geçtiğini görüyor ve halka daha çok şey verilmesi gerektiğini belirtiyorlar. İkincisi, 1980’den bu yana sürdürülen neoliberal süreci kabul ediyor ve yapılması gerekenlerin bu çerçevede düşünülmesi gerektiğini söylüyorlar. Üçüncüsü, işlere yön verilmesinde yatırımcılara önemli sorumluluklar yüklüyorlar. Dördüncüsü, devlete bu sınırlar içinde davranmasını öneriyorlar.
Başlıca farkları ise, karşı karşıya oldukları sorunun kolay kolay aşılamayacağını bilmenin çaresizliğini yansıtma biçimlerinden kaynaklanıyor. Finkel bu çerçevede bütün dünyaya açık ve geleceğe hazır olmayı içeren öneriler getiriyor. Ama bunlar dikensiz kapitalizm hayal etmekten ibaret çok eski fikirler. Palantir Manifestosu ise zaten gelecek gelmiş ve yapacak fazla bir şey kalmamış gibi, ABD’nin merkezinde olduğu batı toplumlarının bir an önce Soğuk Savaş dönemine dönmesi gerektiğini söylüyor. Sıcak savaş kararının ise herkes risk ve maliyeti paylaşırsa verilmesi gerektiğini vurguluyor.
Neoliberal dönemin başında sık sık devletin ekonomiye kesinlikle müdahale etmemesi gerektiği vurgulanırdı. Toplumlar bunun kamu mal ve hizmetlerini kapitalistlere devretmek amacıyla söylendiğini iş işten geçtikten sonra anladı. Zamanla müdahalesizdik siyasetinin de ancak devlet müdahalesiyle sürdürülebildiği gerçeği ortaya çıktı ve siyasi iktidarların çabalarıyla kamu kurumları elden çıkarıldı. 2008 bunalımından bu yana ise başta ABD ve diğer gelişmiş kapitalistler, liberal ilkeleri terk ettiler. O zamandan beri bu ülkelerde yalnızca bunalımla açıklanamayacak bir karışıklık yaşanıyor. Bu, liberal uygulamalarla devlet müdahaleciliğinin nasıl bağdaştırılacağını bilememekle ilgili. Böyle bir karışıklığı yukarıdaki düşüncelerde de görüyoruz.
Önemli toplumsal sorunlar yaşanırken liberal anlayışla verilen hizmet yetersiz kaldığında, özelleştirmelerle ortadan kaldırılan kamu hizmetine hızla dönülemiyor. İkisini birden kullanmaya çalışmak ise karışıklığa yol açıyor. Örneğin pandemi döneminde sağlık sistemi başta olmak üzere kamu hizmetlerini özelleştiren ülkelerde ölüm oranları yüksek oldu. Buna karşılık Çin ve kamu kurumlarını koruyan ülkelerde sorunlar kolay atlatıldı.
Aslında liberal anlayışın bütün toplumsal sorunlar karşısındaki yetersizliği sürekli görülüyor ama nedeni genellikle yönetenlerin beceriksizliğine bağlandığı için çarenin kamu kurumlarını tekrar canlandırmak olduğu anlaşılamıyor. Kendini liberalizmin vatanı sayan ABD’nın yıllardır ambargo uyguladığı İran karşısında mühimmat sıkıntısı çekmesi de bunun başka bir örneği. Batılı ülke yöneticileri bunalım, salgın hastalık, doğal afet, savaş gibi durumlarda kamu yararı gözeten kurumların kâr amaçlı olanlardan daha başarılı olduğunun tekrar farkına varıyor. Bugüne dek piyasanın istikrarını sağlayıcı bir güvenlik aracı gibi yönettikleri devleti, toplumsal yaşamı düzenleyici roller de üstlenebileceği bir biçimde değiştirmeye çalışıyorlar. Her zaman Batı kapitalizminin çıkarlarını savunan Dünya Bankasının görüşlerinde yaptığı değişiklik de böyle bir dönüştürme çabasının habercisi gibi görünüyor. ABD’nin ve genel olarak kapitalizmin sorunlarını yansıttığı için konu üzerinde duruyoruz:
Geçtiğimiz Mart Ayında Dünya Bankası “Kalkınma İçin Sanayi Politikası: 21. Yüzyılda Yaklaşımlar”[13] başlıklı bir rapor yayınladı. Jostein Hauge, “ Dünya Bankası sanayi politikası konusundaki fikrini neden değiştirdi”[14] başlıklı makalesinde raporu eleştirdi. Hauge’un görüşlerini özetleyerek aktarıyoruz:
DB’nın son raporunda ülkelerin kalkınmak için sanayileşmeye önem vermeleri gerektiği dile getiriliyor ve 1993’te yayınladıkları “Doğu Asya Mucizesi” başlıklı raporlarında tersini savunmalarının doğru olmadığı ve “zamanla geçerliliğini yitirdiği” belirtiliyor.
Bilindiği üzere neoliberalizmin ilk yıllarında Doğu Asya ülkeleri hızlı bir kalkınma sürecine girerek sanayileşmişlerdi. O yıllarda yaygın biçimde, sanayileşme kalkınmanın anahtarı gibi görülüyordu. Bu nedenle devletlerin sanayi altyapısı oluşturmasına önem veriliyordu. DB burada devreye giriyor ve 93 raporunda Doğu Asya ülkelerindeki sanayileşmenin devletçiliğe değil ekonomilerini liberalleştirmeye dayandığını ve kalkınma çabası içindeki ülkelerin de benzer biçimde davranmasını öneriyordu.
Oysa Doğu Asya ülkelerinde de sanayileşme devlet desteği ve yönlendirmesiyle gerçekleşmişti. DB’nin görüşünü bu açıdan eleştiren birçok kanıt ortaya konsa da, bunlar küresel hiyerarşinin tepesindeki sermaye çevrelerinin işine gelmediği için önemsizleştirildi ve kalkınmak isteyen ülkelerin mali disipline önem vermesi, gümrük duvarlarını indirmesi, paralarını konvertible hale getirmesi vb. liberal anlayışlar dayatıldı. Peki DB şimdi görüşlerini neden değiştirdi?
Dünün az gelişmiş ülkeleri bugün büyük ölçüde sanayileştiler. Eskiden sanayinin merkezi sayılan ülkelerdeki sermaye, daha kârlı olduğu için başka alanlara ve ülkelere kaydı. Bunun sonucu Batı ülkelerinde yalnızca sanayi üretimi gerilemedi, Çin’le de rekabet etmek zorunda kaldılar.
Bugün yarı iletken tedarik zincirleri, elektrikli araç üretimi, nadir elementlerin işlenmesi gibi alanlarda büyük bir savaş yaşanıyor. Batılıların Çin karşısındaki bu savaştan sağ çıkabilmek için hem kendi sanayilerini geliştirmeye, hem de dün devletçi siyasetler izlemelerine karşı çıktıkları ülkelerin artık sanayileşerek kendileriyle işbirliği yapmalarına gereksinimi var. Bu nedenle DB görüşlerini bu doğrultuda değiştirerek bütün ülkelerin sanayileşmesini savunuyor.
Elbette sanayileşme ülkelerin keyfine bırakılmıyor, eskiden beri bilinen yöntemlerle yatırım yapılacak alanlar önceden belirleniyor ve kredilerin koşullara bağlı olarak dağıtılması düşünülüyor. Amaç, yeni sanayileşenlerin üretimini gelişmiş ülkelerin çıkarlarına uygun biçimde yapması. Sanki DB ekonomi konusundaki doğru bilginin ölçütüymüş gibi sunulan bu tür raporlar, akademi, medya, bankacılık, siyaset vb. alanlardaki entelektüel çevreleri kapitalizmin çıkarları doğrultusunda etkilemek için hazırlanıyor.
DB raporu önümüzdeki dönemde gelişmiş kapitalist devletlerin izleyeceği siyasetlerin haberini veriyor. Bunun yoğun olarak görüleceği yerlerin başında ise kalkınma sürecine yeni yeni giren Afrika ülkeleri geliyor. Dünyanın geri kalanı gibi burada da Çin ve ABD rekabet ediyorlar. ABD genellikle zengin doğal kaynaklara sahip ülkelerle ilişki kuruyor. Hibe olarak yaptığı yardımları sona erdirip ticaret yapma koşuluna bağlayarak, kaynakları işlemek için bir adım atıyor. Ancak bu tür girişimlerin Çin karşısında ne kadar etkili olacağı şüpheli. Çünkü Çin 1 Mayıs 2026’dan itibaren Afrika ülkelerinden gelen mallardan gümrük vergisi almıyor. Ayrıca “Kuşak ve Yol” projesi kapsamında birçok Afrika ülkesiyle altyapı yatırımlarından eğitilmiş insan gücü oluşturmaya kadar yapılmış anlaşmaları var Yanı sıra, Batıdan uzaklaşan devletler topraklarındaki silahlı eylemlere karşı genellikle Rusya ile yakınlaşmayı tercih ederken, Ukrayna da bu silahlı grupları eğitiyor. Bu da önümüzdeki dönemde Afrika’nın büyük güçlerin çatışma alanı olacağını gösteriyor.
Şu an dünyada ABD-İsrail ve İngiltere karşısında Çin, Rusya ve İran’ın yer aldığı bir kutuplaşma oluşmuş durumda. ABD’nin elinde hegemonyasını ayakta tutmak için doların rezerv para olması dışında kullanabileceği bir olanak yok. Ancak küresel kapitalist gelişmenin bu tür ekonomik baskıları aşabilecek düzeye eriştiği de unutulmamalı. ABD dolar baskısını arttırdıkça yeni seçeneklerin ortaya çıkışı hızlanacaktır.
Çin İran’la işbirliği içinde olsa da savaşta tarafsız kalarak Körfez ülkelerine yapılan saldırıları onaylamadığını belirtti. Bu durum Çin’i, ABD’nin müttefiklerini koruyamayacağı gerçeğinin ortaya çıkması üzerine Körfez ülkeleriyle İran’ı uzlaştırabilecek ve barışçı bir ortam yaratabilecek tek güç haline getiriyor. Gerilimin sürmesi ve petrol darboğazına girilmesi Çin’i ekonomik bakımdan zorlasa da, arabulucu konumuna getireceği için siyasi bakımdan güçlendirir. Savaş nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın artık ABD’nin bölgedeki koruyucu sıfatı devam etmeyecek gibi görünüyor. Körfez ülkeleri güvenliklerini başka yollardan sağlama arayışına şimdiden giriyorlar. Zamanla bunun İran’ı dışlayarak gerçekleşemeyeceğini anlayacak ve bu konuda Çin’den yardım isteyeceklerdir.
Sık sık ABD hegemonyasının tek kutuplu bir dünya oluşturduğu, artık çok kutuplu bir dünyaya geçileceği söyleniyor. Rekabet ve üretim araçlarının özel mülkiyeti parçalı bir görünüm sergilese de, sermaye sınır tanımaz akışını sürdürebilmek için istikrarlı bir düzen gereksinimi duyar. ABD artık bunu karşılayamadığı ve şimdilik başka bir seçenek de bulunmadığına göre, bölgesel işbirliklerinin önem kazanacağı düşünülebilir.
ABD şu an için izlediği siyasetlerde başarılı olsa bile, ekonomik ve askerî açıdan dengelenmiş bir güç olarak hegemonyasını tek başına sürdürmesi olanaksızdır. Bu yüzden yükselen diğer güçlere karşı bir güvenlik çemberi oluşturuyor. Bu amaçla Amerika kıtasında uzun süredir gerileyen üstünlüğünü tekrar toparlamaya, Atlantik bölgesinde tek belirleyici güç olmaya ve rakiplerinin Küba topraklarından yararlanmasını önlemeye çalışıyor. Ayrıca uyuşturucu kaçakçılığını bahane ederek 17 Latin Amerika ile Karayipler ülkesinin katıldığı, “Amerikalar Kalkanı” adı verilen bir güvenlik ve askerî işbirliği oluşturmuş durumda.
İsrail’in de benzer bir yol izlediği ve ABD sonrası günlere hazırlandığı görülüyor. Filistinlilere ve Lübnan’a yaptığı saldırılar geleneksel yok etme siyasetinin ötesine geçerek bu bölgeleri ele geçirme amacı güdüyor. Suriye’ye yerleşerek karakollar kuruyor. Irak’ta İran’a yönelik gizli üsler kurduğu haberleri çıkıyor. Somali’den sorunlu bir biçimde ayrılarak kurulan Somaliland’i, burada bir deniz üssü kurmak amacıyla tanıyor. BAE ile işbirliğini arttırmaya çalışıyor. Güney Kıbrıs’la yakınlaşıyor. Kısacası İsrail kendi güvenliğini kendisi sağlayacakmış gibi hazırlanıyor.
Gelişmeler
yalnızca ABD’nin değil, bundan sonra başka bir ülkenin de tek başına dünyaya
yön verebilecek bir hegemonya oluşturmasını olanaksızlaştırıyor. Kim buna
yeltenirse, dünyanın geri kalanı ya zayıf destek vererek, ya tarafsız kalarak
ya da açıkça savaşarak ona karşı tavır alacaktır. Bu yüzden uzunca süre çok
parçalı bir dünya düzeni içinde yaşanacak gibi görünüyor. Hemen bütün devletlerin
bir yandan kendilerini tahkim ederken diğer yandan çevrelerinde güvenlik kuşağı
oluşturmaya çalışmaları bunu gösteriyor. Eğer büyük bir savaş yaşanırsa da, dünyanın
ezilenlerinin bununla kaybedeceği bir şeyleri yok. Yeter ki yanlış tarafı
seçmesinler. Sömürü ve zulmün hüküm sürdüğü bir çağda savaşlar her zaman
devrimlerin anasıdır. 18.05.2026
[1] https://forumgeopolitica.com/article/the-fall-of-empires-begins-with-the-loss-of-legitimacy
[2] https://teorivepolitika.online/2020/11/25/kore-demokratik-halk-cumhuriyeti/
[3] Bu
konuda daha geniş bilgi için şu yazımızın 2008 bunalımıyla ilgili bölümüne
bakılabilir:
https://mehmetpolat148.blogspot.com/2025/04/ticaret-savasi-degil-kapitalizmin.html#more
[4]https://tr.euronews.com/2025/03/17/husilerden-abd-hava-saldirilarina-misilleme-ucak-gemisine-balistik-fuze-saldirisi
[5] https://harici.com.tr/emekli-ingiliz-diplomat-crooke-israilin-ebedi-savas-doktrini-cokuyor/
[6] https://www.jpmorgan.com/insights/global-research/currencies/de-dollarization
[7] https://www.debt.org/faqs/united-states-federal-debt-timeline/
[8] Dünyada
fiziki para olarak yaklaşık 7.2 trilyon, hesaplarda ise toplam 91 trilyon dolar
var.
[9] ABD
Yüksek Mahkemesi 20 Şubat 2026’da Trump’ın 1977 tarihli bir yasaya dayanarak
aldığı gümrük vergisi koyma kararını iptal etti ve haksız biçimde alınan vergiler
geri ödenmeye başlandı. Ama Trump kararını haksız rekabetle ilgili başka bir
yasaya dayandırarak uygulamaya çalışıyor.
[10] https://www.middleeastmonitor.com/20260129-iran-china-and-russia-sign-trilateral-strategic-pact/
[11] https://www.evrensel.net/haber/595434/blackrock-ceo-su-fink-kapitalizm-icin-yeni-plan-istedi
[12] https://harici.com.tr/palantir-karanlik-manifesto-yayinladi/
[13]https://openknowledge.worldbank.org/entities/publication/9f8098d5-fa1f-4c1b-97b5-f04262818bb3
[14] https://www.theglobalcurrents.com/p/why-the-world-bank-changed-its-mind
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.