ÇİN HAKKINDA…
Geçmişte SSCB hakkındaki “sosyalist mi, kapitalist mi, emperyalist mi” misali değerlendirmeler sırasında yapılan hatalar, şimdi ÇHC için yeniden üretiliyor. Bu yüzden bazı hatırlatmalar yapmak kaçınılmaz oluyor. Yakın geçmişi hatırlayalım:
Dünya siyasetinde yakın dönemdeki bazı değişmelerin, Kissenger’ın SBKP-ÇKP rekabetinden yararlanarak askeri açıdan tehlikeli gördüğü SSCB’ye karşı ÇHC ile yakınlaşmayı savunmasıyla başladığını söyleyebiliriz. Nixon 1972’de Çin’i ziyaret ederek Mao ile görüştü. Bu yıllarda dünya siyasetinde jeopolitik üstünlük kurmaya çalışan SSCB, Afganistan ve Afrika Boynuzu gibi önemli bölgelerde başarılı oldu. Ancak hala anlamakta zorlandığımız kimi gerekçelerle buralardan çekilme kararı aldı. Avrupa’nın kalbi sayılacak Demokratik Alman Cumhuriyetindeki çöküşe engel olmadı. Ve dünya tarihindeki başka bir dizi altüst oluşun ardından dağıldı. Aynı yıllarda kapılarını sermaye girişine açan ÇHC, başta ABD ve diğer batılı ülkeler tarafından hem zararsız ve hem de büyük bir pazar gibi görülerek, “nasıl olsa bünyemize alır eritiriz” diye 2001’de DTÖ’ne kabul edildi.
Çin açısından DTÖ’ye katılmak, bir dönüm noktasıdır. Bugün bu ülkenin ulaştığı birçok ekonomik gelişmeleri ne diğer sosyalist ülkelerin, ne kendisinin geçmiş politikalarıyla karşılaştırarak sonuçlar çıkartmak doğru değildir. Bugünden düne baktığımızda, birçok olayın neden-sonuç ilişkileri biçiminde birbirine bağlı olarak ilerlediğini görürüz. Ve benzer nedenlerin aynı sonuçlara yol açabileceğini söyleriz. Ama olaylar gerçek zamanlı olarak böyle yaşanmaz ve birçok gelişme, rastlantısal karşılaşmaların bileşkesi olarak gerçekleşir. Bu sırada karşılaştığımız sorunların, ancak hazırlanabildiğimiz kadarını çözeriz.
Sonuçta tarih öznelerin amaçları doğrultusunda ilerlemiyor. “Üretici güç” olarak nitelendirilen şeyler, insanların iradelerine rağmen gelişiyor. Bu yüzden tarihte belirleyici olan, Engels’in ifade ettiği gibi, gerçek yaşamın yeniden üretimidir. Çünkü tüm canlı varlıklar gibi insanlar da yaşamak için çabalarken, toplumların ekonomisi-Marks’ın da ifade ettiği üzere-“doğal tarihsel sürecin devamı” olarak gelişiyor. Bu fikirlere dayanarak söylemek gerekirse:
Bugün ÇHC’ni kendi geçmişinde yaşadıklarıyla ya da başka sosyalist ülkelerle ve günümüzün güçlü rakip devletleriyle karşılaştırarak ulaştığı bazı ekonomik gelişmeleri “ÇKP’nin doğru politik önderliğinin sonucu” gibi yorumlamak, olup biteni anlamadan açıklamaya çalışmaktır. Bu, sanki "başka bir yoldan gidenler başarısız olurken paralel yolda koşan ÇKP yarışı önde bitirmiş” misali akıl yürütmekten farksızdır. Bu tür davranışlar bize geçmişte SSCB’yi gözü kapalı destekleyen KP’leri hatırlatıyor. Ve şunu da belirtelim:
Kapitalizm doğuşundan bu yana bir dünya ekonomisidir. Marks bunu bir öngörü olarak değil, büyük sanayinin doğuşuyla gerçekleşen tarihsel değişimin işleyiş ilkelerini ortaya koyarak ifade eder. Buna göre üretim toplumsal gereksinimleri karşılamak için değil, kapitalistlerin artık değer üretmek zorunda olması nedeniyle yapılır. Bu da bir yandan toplumsal metabolizmada yarılmaya yol açarken, diğer yandan kapitalizmi dünyaya egemen olmaya doğru iter. Nitekim Lenin’in Emperyalizm teorisiyle anlattığı da budur. Kapitalizm artık 1900’lerde fiziksel sınırlarına ulaşarak gerçekten dünya ekonomisi olmuş, dünya büyük güçler arasında paylaşılmıştır. Bu nedenle, Marks ve Lenin’in bu ifadelerine rağmen hala “şu ülke emperyalist mi, bu ülke altemperyalist mi, emperyalist-kapitalist sistem” gibi sorular sorup cümleler kurmak ancak cehalet ürünü olabilir. Dünyadaki her türlü çatışmayı “emperyalist paylaşım savaşı” diye değerlendirmek, kapitalizmin bir dünya ekonomisi olmasına “emperyalizm” dendiğini anlayamamanın sonucudur.
Bugün dünyadaki her türlü maddi gelişme, bunları üretenlerin ya da kullananların “başarısı” değildir, kapitalizmin gerici siyasi karakterine rağmen toplumsal gelişmenin kaçınılmaz sonucudur. Kapitalizm, kâr oranlarının düşme eğiliminden kaynaklı yapısal kriz dinamiği üzerinde, geleneksel deyimle kendi mezarını kazarak ilerliyor…
Ülkeler, devletler, şirketler, kişiler kapitalizm var oldukça, hayatta kalmalarını artık değerden aldıkları paya borçludurlar. Çin’in elde ettiği her ekonomik gelişmede, kapitalizmin zorunlu olarak ürettiği artık değer vardır. Bu Çin’in emperyalist olduğu anlamına gelmez, çünkü “emperyalist” olan, çoktan dünya ekonomisi haline gelmiş kapitalizmdir. Elbette bu dünya düzeni herkesin eşit koşullarda yaşadığı bir sistem değildir, durumun elverişli olduğu ülkelerde devrimler ya da karşı devrimler olacaktır. Ve dünya düzeni; işbölümü, hiyerarşi, ekonomik/ siyasi rekabetlerle sürekli yeniden üretilecektir. Bu koşullarda kendini “komünist” sayanların önceliği teknolojik sıçrama yapmak, üretici güçleri geliştirmek gibi işler olamaz, bunlar nasıl olsa gerçekleşir. Ancak kapitalist özel mülkiyet altındayken bu tür gelişmelerden haberimizin bile olmayacağı ve belli bir kapitalist tekelin üstünlük kazanmak istemesi sırasında, dolayısıyla kâr etme amacıyla sınırlı olarak öğrenebileceğimiz de unutulmamalıdır. Bu nedenle komünistlerin önceliği kapitalist tekelcilikle mücadele, bilimi desteklemek, teknolojiyi alkışlamak vs. değildir; tekellerin koruyucu zırhı olan siyasi iktidarlarla mücadele etmektir. Nasıl ki Galileo hakkındaki siyasi yasak kararı dünyanın dönüşünü durduramamışsa, Galileo’yu alkışlamak da dünyayı hızlandırmaz. İktidarda ya da muhalefette, komünistlerin kapitalizmden komünizme dönüşüme etkisi ancak devrimci siyasi mücadeleyle mümkün olabilir.
ÇKP,
somut dünya koşulları çerçevesinde yönettiği toplumun kaderini kendisi
belirlemek amacıyla bir yol izliyor. Medyadan haber almaktan öte somut
ilişkimizin olmadığı bu gerçek karşısında, şu ya da bu biçimde sorumluluk
hissederek söz söyleyebilecek durumda bile değiliz. Gerçek buyken, isteyen
geçmişte SSCB’nin teknolojik başarılarına hayranlık besleyerek üstlerine düşeni
yapmayan komünist partilerin yolundan gitmeyi tercih eder ve ÇHC adına, onun
başarılarıyla övünebilir. ABD ve ÇHC arası rekabet açık siyasi bir çatışmaya
dönüşmedikçe, bu konularda söz söylemeye
çalışmak bizim işimiz değildir. Çünkü bu tür akıl yürütmelerin dönüp dolaşıp
geleceği yer şu an içinde bulunduğumuz durumdan öte olmayacaktır. Bu yüzden
yıldızların ışıklarına bakıp gelecek üstüne şiirler yazmak yerine, hiçliğin çölünü tırnaklarımızla kazımaya devam
ediyoruz.